baner
Banner
PDF Print E-mail

AVRO’YU YÖNETMENİN ZORLUĞU: GÖREVİMİZ TEHLİKE

Samir Amin[1]

Ulusal bir devlet olmaksızın ulusal bir para mevcut olamaz. Çeşitli rekabetçi güçlerin üzerinde ve ötesinde, ulusal para ve devlet, sermayenin faaliyet göstermesini mümkün kılan temel iki araçtır. Bugünkü, piyasa tarafından kontrol edilen ve gücü sadece hukuk ve düzeni korumakla sınırlandırılmış olan bir devletin varlığındaki kapitalist sistem algılaması hiçbir biçimde sermayenin tarihsel analizini yansıtmadığı gibi, bu algılama piyasanın optimal dengeyi sağlama yeteneğini gösteren herhangi bir bilimsel teoriye de dayanmamaktadır.

 

Avro, bir Avrupa devletinin mevcut olmadığı, tek tek ulus devletlerin sermayeyi yönetme sorumluluklarından sıyrıldıkları bir zamanda yaratıldı. Bu nedenle de devletlerde bağımsız bir para birimi nosyonunun kendisi bizatihi saçmadır.

Read more...
 
PDF Print E-mail

LENİN’İ KENDİ GİBİ SANMAK

Erdal Kara

“Ne yazık ki, Hatip Dicle türünün bugün en büyük dostu Türk milliyetçileridir. Onur Öymen’den Devlet Bahçeli’ye bundan bol bol var. Ama Hatip Dicle’nin en büyük düşmanı, hiç başka bir yerde aramasın, Türk ve Kürt devrimcileridir. Taraf’tan, Radikal’den çare bekler durumdaki “İmralı”, Aksu Bora’dan öğrenmeye çalışıyor, öğrenir, feminizmi ondan öğrenir, futboldaki eksiklerini de Tanıl Bora tamamlar artık. Bora’lar kimin çömezi? Belge-İnsel-Laçiner-Kıvanç-Bora çizgisinin, bu gerici çetenin başka kime ne hayrı olacaktır ki?”

Yukarıdaki satırlar, 25 Aralık 2009 tarihinde Yurdakul Er’in TKP’nin SOL adlı haber portalında yayımlanan yazısından alındı. Yaklaşık bir hafta önce yukarıdaki satırların yer aldığı yazı haber portalından kaldırıldı. Anlaşılıyor ki, son haftalarda TKP’li öğrencilerle yurtsever öğrenciler arasında üniversitelere yaşanan ve çatışmalara neden olan gerginliğin ardından böyle bir tasarrufta bulunma ihtiyacı hissetmiş TKP. İyi de yapmış. Yazı hangi gerekçe ileri sürülerek savunulmaya çalışılırsa çalışınsın, her satırında Kürt düşmanlığının izlerini taşıyor. Kapkara bir sosyal şovenizm belgesi olarak ortaya çıkıyor. Bir iddiaya göre Yurdakul Er imzasıyla yazan şahıs, TKP Genel Başkanı Erkan Baş. Eğer gerçekten öyleyse, bu durumun ciddiyetini daha da arttırıyor.

TKP’nin son yıllarda adım adım “sosyal şoven” bir çizgiye savrulduğunu izliyor, sol adına, sosyalizm adına üzüntü duyuyorduk. Artık gelinen nokta üzüntü duymakla yetinmemizi değil, bu kara sosyal şoven çizgiye karşı kararlı bir mücadele yürütmemizi gerektiriyor.

Mustafa Kemal söz konusu olduğunda saygıda asla kusur etmeyen Yurdakul Er, iş Öcalan’a geldiğinde ağzını bozmakta özgür. Sosyal şovenizmin tipik özelliği bu. Kendi ulusuna, kendi ulusunun tarihsel şahsiyetlerine saygı, diğer uluslara ve onların tarihsel şahsiyetlerine karşı hoyratlıkla belirlenen bu tutumun sosyalizm adına ortaya serilmesi gerçekten de içler acısı…

Read more...
 
PDF Print E-mail

KÜRT SORUNUNDA BAŞA DÖNÜLDÜ


Kürt illerine ilk gidişim 1992’ın yaz aylarıydı. Şırnak’ta devlet büyük bir provokasyon gerçekleştirmiş, şehri ağır makineliler ve havanla ateş altına almış, evleri basarak içerdekileri taramıştı. Medyada  “PKK Şırnak’ta terör estirdi, halk kaçıyor” diye haberleştirilen bu saldırıya karşı İstanbul’da oluşturulan “Demokratik Girişim Kurulu” olarak Diyarbakır’a doğru yola çıkmıştık. Diyarbakır’da, sonradan devlet bağlantıları açığa çıkan “Hizbullah” ın cinayetleri yeni başlamış ve Kürt gazeteci Hafız Akdemir öldürülmüştü. Hafız’ın ailesini ziyaret eden heyetimiz gece yarısına doğru Cizre’ye ulaşmıştı. İHD yöneticileri ve Haluk Gerger gibi aydınlarla birleşerek Şırnak’a doğru yola çıkacaktık.

Ertesi gün Cizre, Kasrik boğazı ve Şırnak’ta gördüklerimiz bizi dehşete düşürmüştü. Cizre’de 10 bine yakın Şırnak’ı terk etmiş insan vardı. Buraya gelemeyenler ise Kasrik boğazında kurdukları kıl çadırlarda yaşıyorlardı. Yüzlerce insanla konuşmuştuk ve tümü devlet güçlerinin kendilerine saldırdıklarını anlatıyordu. İçlerinde çok sayıda yaralı da vardı. Her noktada aranıyor ve kimlik kontrolünden geçiriliyorduk. Önümüzde ve arkamızda bizi kontrol altında tutan zırhlı askeri araçlar hava kararınca ortalıkta görünmüyor, bizi de yolculuk yapmamamız konusunda uyarıyorlardı.Gece olunca kontrol onlardan çıkıyordu, bu net anlaşılıyordu.  Şırnak’a ulaşmak saatlerimizi aldı. Ulaştığımızda ise bizi kente sokmadılar. Gözaltına almakla tehdit ettiler, güldük. Kente girmemize izin verilenene kadar bulunduğumuz yerden ayrılmayacağımızı söyledik. Beklediğimiz alanda bile yüzlerce boş G3 kovanı vardı. Saatler süren görüşmeler ve pazarlıktan sonra otobüsten inmemek koşuluyla kentte bir tur atmamıza izin verdiler. Şırnak’ta otobüsle kısa bir tur attık. Kent savaş alanı gibiydi. Ama ne var ki, Askeri Binalar, Emniyet, Kaymakamlık sapasağlam duruyordu… Dönüşte yaptığımız basın açıklamaları ve panellerle gerçekleri anlatmıştık.

Şimdi Hükümet Basına “terörizmle mücadele için” sansürü yeniden uygulamaya sokmak istiyor. Çünkü başa dönüldü.

Read more...
 
PDF Print E-mail


SOSYALİST PARTİ GEN. BAŞ. YARD. MUSTAFA KAHYA:

 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ PAKETİ: HAVUÇ MU SOPA MI?

12 Eylül Anayasası topluma bir deli gömleği giydirdi. Son yirmi yılın ortaya koyduğu hakikat şudur: Topluma giydirilen bu deli gömleği artık dikiş tutmuyor. Yeni Anayasa tartışmaları işte bu yüzden elzem hale gelmiş bulunuyor.

Kapitalist toplumda çağdaş anayasa yapma mantığının temelinde birey-devlet dengesini kurma, bireyi devlet karşısında koruma düşüncesi yatar. Çağdaş anayasalar yurttaşlar arasında sınıf, dil, din, cins, etnisite vb. ayrımları gözetmeyi yasaklayarak, hukuk düzleminde eşitlik sağlar. Bu formel bir eşitliktir. Tam da formel eşitlik sağlama uğruna gerçekleştirilen bu yasaklama işlemi, gerçekliğinden koparılmış, soyut, kurgusal bir birey tanımlamasına dayanır.

Çağdaş burjuva anayasalarının tanımladığı birey, yaşayan birey değildir. Bu açıdan da toplumsal bir varlık değildir. Eğer bireyin toplumsal varlığını farklı türden aidiyet ilişkileri tanımlıyorsa, soyut, kurgusal bireyden değil, yaşayan bireyden söz etmek gerekir. Örneğin işçi, Kürt, kadın, alevi vb. İşte bunun için, çağdaş burjuva anayasa yapma mantığının temelini teşkil eden formel eşitlikçi birey-devlet dengesi kurma perspektifi reddedilmelidir. Anayasada bütün eşitsizlik ilişkileri zikredilerek, her bir eşitsizlik ilişkisi için mağdur olanın lehine pozitif ayrımcı kurallar belirlenmelidir.

Read more...
 
PDF Print E-mail

SOSYALİST PARTİ MYK ÜYESİ MAHİR SAYIN:

12 EYLÜL'E İKİ "HAYIR" BİRDEN!

AKP’nin gider ayak  iktidara tutunabilmek için yaptığı  Anayasa değişikliklerinin çok sembolik bir anlamı oluştu. Sanki 12 Eylüle olan nefretimizi en kuvvetli biçimde haykırmak için verilmiş bir fırsat bu. Neoliberalizme entegre olmak için halklarımıza kan kusturmak üzere gerçekleştirilen bu kanlı darbenin yaptıkları yetmiyormuş gibi eksiklerini  tamamlamak üzere yine aynı günde önümüze bir Anayasa değişikliği  atılıyor. Yeterince iyi hakimiyet sağlayamadık, omuz verin  hayatı size biraz daha zehir edelim. Çağdaş demokrasi anlayışı oligarşinin egemenliğini tehdit eder özellikler kazanmış bulunuyor. bu nedenle yürütmenin tüm erklerin üzerine çıkması ve hukuk devleti aracılığıyla elde edilen kazanımların geri alınması için bu değişikliklere ihtiyacımız var.

Kötülerin iyisini seçmek için değil, zehir ettikleri hayata itiraz etmek için bir hayır; onu derinleştirmek için, dur demek için bir hayır daha.

12 Eylül 1980 ölüm karşısında sıtmanın tercihiydi

12 Eylül darbesi toplumdan önce ciddi bir tepki görmedi. Grevler, çatışmalar bitti; Bir gün öncesinin iç savaş manzarası ertesi günün sakin havasına dönüşüverdi. Mutluluk rüzgarların estiği söylemeyecek olsa da nispi bir sükunet hakim olmuştu her yere. Çünkü hayatı öylesine zehir etmişlerdi ki, daha berbatı olabileceğini düşünmek sanki imkansızdı. Bir umut, belki acılar bitebilirdi! Ölümü gösterdiler topluma ve sıtma tercih edilir oldu.

Artık bir daha “terör” olmayacaktı. Darbeler gelmeyecek, müdahaleler olmayacaktı. Artık istikrar vardı.

Read more...
 
PDF Print E-mail

AVRUPA ÇÖKÜYOR MU?

Immanuel Wallerstein[1]

Avrupa, bugüne kadarki uzun birleşme yolunda birçok karşıt görüşle karşı karşıya kaldı. Bu birleşmenin imkânsız olduğuna inananlar olduğu gibi, bu konunun arzu edilmeyen bir durum olduğunu düşünen birçok kişi de mevcuttu. Yine de şu noktanın altı çizilmelidir:  1945’ ten bu yana kat edilen uzun yolda Avrupa’nın birleşmesi projesinde önemli başarılar elde edilmiştir. Son 500 yıldır Avrupa milliyetçi çatışmalarla parçalanmış ve çatışmalar İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde sona ermişti. İntikam bu dönemdeki baskın duygu halini almıştı. 2010 yılı itibariyle AB olarak adlandırılan birlik, 16 ülke tarafından kullanılan ortak bir para birimine sahiptir. Ayrıca 25 ülkenin dâhil olduğu ve bireylerin vizesiz olarak serbest hareket ettiği Schengen bölgesi de mevcuttur. Merkezi bir bürokrasiye ve insan hakları mahkemesine de sahip olan birlik ayrıca bir başkan ve bir dış işleri bakanı seçme yolunda da adımlar atmıştır.

Bu yapıların gücü ne çok fazla abartılmalı, ne de küçümsenmelidir. Zira bu gelişmeler, başta güçlü ülkeler olmak üzere Avrupa genelindeki milliyetçi karşı çıkışları bastırmayı başarmıştır. Ancak, Avrupa’nın çökmeye başladığına dair emarelerin bulunduğu da bir gerçektir. Bu çöküşün anahtar sözcükleri Yunanistan ve Belçika’dır.

Read more...
 
PDF Print E-mail

SOSYALİZMİN KRİZİ VE İŞÇİ SINIFI

Cengiz GÜLTEKİN

Bütün tersine iddialara karşın, sosyalizmin krizini aşmada üretilecek yanıt işçi sınıfı temelli olmak zorundadır.Sınıfın artık eski karakterini taşıma­dığı ve Marks döneminin meşhur tanımlaması olan “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” bir toplumsal kategori olmaktan çıktığına dair çok “esas­lı” iddialar mevcut. Kapitalizmin bu yeni aşamasın­da işçi sınıfının toplumun imtiyazlıları arasına girdiği ve onun dışında daha alt bir toplumsal kesimin ortaya çıktığı (sınıflar altı olarak ifade edilen) ve esas devrim­ci muhtevanın da artık orada toplandığı da bu idiaların arasında. Bütün bu iddiaların ortak noktasını da işçi sınıfının artık devrim mücadelesinin temel ve öncü di­namiği olamayacağı oluşturuyor. 

Devamını Oku
 
PDF Print E-mail

TEKZİP

*25 Temmuz 2010 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan Soner Yalçın'ın yazısına SOSYALİST PARTİ Gen. Baş. Yar. Mustafa Kahya'nın tekzip yazısını yayınlıyoruz.


KİMSE BİZDEN,

IŞIKLARIMIZIN SÖNDÜRÜLMESİNE SESSİZ KALMAMIZI BEKLEMESİN!

Sayın Soner Yalçın;

25 Temmuz 2010 tarihli Hürriyet gazetesindeki, “Ergenekon’u geliniz burada arayalım” başlıklı yazınızda, Başbakanın meclis grup toplantısındaki 12 Eylül idamlarını istismar eden konuşmasından hareketle, 12 Eylül darbecilerinin ilk idamları olan Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu dosyalarındaki benzerlikleri ele almışsınız. Dosyaların biçim olarak ne kadar benzer olup olmadığı bir yana, o günkü koşullarda birçok dosyanın böylesi şekli benzerlikler taşımasının kaçınılmaz olduğunu sizde biliyorsunuz. Ancak devrimcilerin hangi idealler için mücadele yürüttüğü gerçeği göz ardı edilerek, Kontrgerilla örgütlenmesinin güdümünde, sermaye sisteminin sivil vurucu gücü olarak kullanılan faşistlerle benzer gösterilmeye çalışılması ya da böyle bir algıya neden olacak ifadeler, darbecilerin “bir o taraftan bir bu taraftan” veya “karıştır, barıştır” yaklaşımından özde bir farkı yoktur.

Başbakan Erdoğan, TBMM grup toplantısında anayasa değişikliği paketi ile ilgili olarak, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan referandumun, “12 Eylül askeri darbesi ile bir hesaplaşma olduğunu” söyledi. Gerçekle ilişkisi olmayan bu söylemini inandırıcı kılmak için de, başka isimlerle birlikte 12 Eylül 1980 darbesinin ilk idamı olan Kurtuluş militanı, yoldaşımız Necdet Adalı’nın ve yine 18 yaşından küçük olduğu halde idam sehpasına gönderilen devrimci militan Erdal Eren’in isimlerini kullandı. Gözyaşlarıyla süslediği ve duygusal bir atmosferin oluşmasını sağladığı konuşmasıyla yoldaşlarımızı referandum istismarcılığının malzemesi yapmaya kalktı.

Read more...
 
PDF Print E-mail

 


SOSYALİST PARTİ GEN.BAŞ. YARD. MUSTAFA KAHYA:

 

MÜCADELEDE YENİ BİR DÖNEM, YENİ BİR STRATEJİ

Şimdiye kadar tek taraflı olarak yaratılan barışçıl ve demokratik çözüm olanaklarının heba edildiğini görmekle kalmayan, en nihayetinde “Kürt açılımı” örtüsü altında kapsamlı bir tasfiye hareketiyle karşı karşıya kalan Kürt Özgürlük Hareketi, devletin savaş dayatmasına kapsamlı bir direniş savaşıyla karşılık verme yolunu seçti. Kürt Özgürlük Hareketi, mücadelesinin bu yeni sürecini “stratejik dördüncü dönem” olarak niteleyip, “tarihsel önemde devrimci bir sürece girildiğini” ifade ederek, bu dönemi, “öz gücüne dayanarak iradesini ortaya koyma, kendi çözümünü kendi yaratma” mücadelesinin gelişeceği bir dönem olarak ilan etti.

PKK mücadele sürecini, 1973'ten 1984'e kadar birinci dönem; 1984–1993 arasını İkinci dönem; 1993'ten 2002'ye kadarki süreci üçüncü dönem olarak ayrıştırmakta, ancak AKP’ye çözüm için bir şans verilmesi anlayışıyla üçüncü dönemi 2010 tarihine kadar uzatılmış bir süreç olarak tanımlamaktadır. 31 Mayıs 2010 tarihinden itibaren ise “yeni stratejik dönem” olarak nitelenen dördüncü döneme girildiği bizzat A. Öcalan tarafından açıklanmış, bu dönemin karakteri gereği Kürt hareketinin önderleri olarak Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve Ali Haydar Kaytan gösterilmiştir. KCK ‘de yaptığı açıklamalarla bu sorumluluğu üstlenmiştir.

Read more...
 
PDF Print E-mail
SOSYALİST PARTİ MYK ÜYESİ MAHİR SAYIN:

YÜRÜTMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE HAYIR!

TC’de anayasa hiç bir za man gerçekten özgür ilişkiler içinde oluşturulmuş bir ku rucu meclis tarafından, de mokratik perspektifle hazır lanmamış ve halk tarafından özgürce tartışılıp onaylan mamıştır. 1921, 1924, 1960 ve 1982 anayasaları egemen olanın dayattığı yasalardır. Bunlar içerisinde 1921 ana yasası henüz devlet olama dan yapılmış olmak dolayı sıyla insan haklarına yer ver miş olsa da il ve nahiye te meline dayanan bir özerkliği benimsemek dolayısıyla di ğerlerinden biraz farklılaşır. Bunun dışındakilerin tümü nün temel kaygusu azınlık egemenliğini güvence altına alabilmek için çağdaş dev letlerin vazgeçilmez özelli ğini oluşturan kuvvetler ay rılığı çerçevesinde yürütme nin güçlendirilmesine çaba layan, insan haklarını değil devletin korunmasını esas alan metinler oluştururlar.

Bunlar içerisinde 1982 Anayasası bu açıdan en hal ka düşman anayasa karak terini taşır. Cuntayı başın dan defedebilmek için hal kın %92sinin oy verdiği bu metin hazırlayanların dışın da kimseyi tatmin edemediği içindir ki, bugüne kadar tam 16 kez değişiklik yapılıp 190 maddesisinin 80i değiştirildi. Ama değiştirme talepleri de yine bitmedi. Bitmez zira bu anayasanın yürütmeyi herşe yin üstüne geçen temeli özel likle korunmaya çalışılmakta ve buna engel olan madde ler değiştirilmektedir. Şimdi yine aynı teraneyi dinlemek teyiz:“Evet yapılanların yeter siz olduğunu biz de kabul ediyoruz. Ancak şu anda ya pılabilecek olanlar bu kadar. Bunların yapılması sayesin de daha temelli değişiklik lerin yapılmasının da imkânı ortaya çıkacaktır.”

Bu kuyruklu yalandır. “Askeri vesayetten kurtula cağız!” yutturmacasıyla yü rütme erki yasamanın üs tüne geçirilmek istenmek tedir. AKP’nin militariz me ne kadar yandaş oldu ğunu Kürdistan’da yürütü len operasyonlar, sınır öte si operasyon tezkereleri or taya koymaktadır. Bu yala nın yutulabilmesi için esas amacı perdelemek amacıy la içine, kamu işçilerine grev hakkı olmadan “toplu söz leşme hakkı”, darbeciliği za man aşımına uğramayı en gelleyecek insanlık suçu ha line getirmeden “12 Eylülcü lerin yargılanmasını engelle yen 15. maddenin kaldırıl ması” ve siyasal partilerin kapatılmasının zorlaştırılma sı gibi yem bile addedileme yecek maddeler eklenmiş, bunlardan sonuncusu bizzat AKP’lilerin oylarıyla paket ten düşürülmüştür.

Read more...
 
«StartPrev12NextEnd»

Page 1 of 2