baner
Banner


Devrimci görevler:

Sosyalistlerin Yeniden Yapılanması ve Demokrasi Cephesi

Sosyalistlerin yeniden yapılanması karar gerekçesi üzerine tezler:

1 - Neoliberalizmin kapitalizmin en son kriziyle yaşadığı iflasla birlikte artık paradigma değişmiştir: Neo liberalizm bitti, tek seçenek sosyalizm! Şiarıyla bu gün sözümüzü daha doğrudan söylememiz gereken koşullardayız. Bir paradigma değişimini ifade eden bu şiar, izafi ideolojik yenilgiden ideolojik üstünlüğü yeniden elde etmek için atağa kalkmanın, kapitalizme karşı ideolojik ve politik mücadeleyi yükseltmenin bir şiarıdır. Neoliberalizmin krizle birlikte iflası sonucu, sosyalizmin izafi ideolojik yenilgisinin aşılarak yeniden ideolojik üstünlüğü ele geçirmesinin olanakları artmış bulunmaktadır. Sosyalizmin kapitalizme karşı yeniden politik ve toplumsal bir seçenek haline getirilmesi, çökmekte olana, kendi çöküşünü durdurup kendisini yenileme olanağı vermeyecek, onu vurup devirecek bir mücadele kuvveti oluşturmanın gerekliliğini de zorunlu kılar.

2 -  Krizle birlikte sınıf mücadelesinin gelişme imkanlarının artacağı artık herkes tarafından kabullenilen bir olgu gibi görünmektedir. Ancak sosyalistlerin bu gelişmeyi bugünkü parçalanmışlık ve batan sosyalizm anlayışı ile karşılamaları, aynı 2001 krizinden AKP’nin başarıyla çıkması ve her şeyin oligarşinin isteklerine göre şekillenmesine sebep olması gibi bir sonuca ulaşmamıza da neden olabilir.

3 - Kapitalizme karşı sosyalizmi seçenek haline getirmek, bir yandan oligarşiyi vurup devirecek politik bir gücün sahne almasını sağlamak, diğer yandan ideolojik olarak sosyalizmi kitleler tarafından istenir kılacak bir seçenek haline getirmekle mümkündür. 21. yüzyıl sosyalizmini geçen yüzyılın batan sosyalizminin eleştirisi üzerinde yükselterek, görünen ışığı kapitalizmi aşmanın bir imkanı haline getirmek, bugün çok daha artmış bulunuyor. Sosyalist hareketin ve özelde de partimizin teorik tıkanıklık ve atıllıktan kurtulması, yeni paradigmanın bir gereği olarak 21. yüzyıl sosyalizminin komünist manifestonun ışığında ve Marksizm- Leninizm’in yol göstericiliğinde teorik temellerine kavuşturulmasına ve yapılan bu teorik açılımlar üzerinden ideolojik hegemonya sağlama mücadelesine bağlıdır.

4 -  Siyaset sahnesinin dışına sürüklenmiş olan işçi sınıfının yeniden siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratma anlayışında birleşerek ve 21. yüzyıl sosyalizmini geçen yüzyılın batan sosyalizminin eleştirisi üzerinde yükselterek, ortak bir sosyalist partinin yaratılması önümüzdeki görevlerden birisini oluşturmaktadır. Kapitalizmin dünya çapındaki krizi bunun imkanlarını hazırlıyor; sosyalistler imkanı olguya dönüştürmekle yükümlüdürler.

5 -  Proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birbirlerinden kopuk, ayrı ayrı yol aldıkları bir dönemde, örneğin günümüz Türkiye'si şartlarında siyasi çalışmanın odağını işçi sınıfı oluşturmalıdır. İşçi sınıfının sosyalist ideoloji ile kucaklaşması için sosyalist dünya görüşünü işçi sınıfına taşımak ve öncü işçilere bu dünya görüşünü kavratmak gibi bir görevle de karşı karşıyayız. Bu bilinç ise, toplumdaki bütün sınıfların birbirleriyle ve devlet ve hükümetle olan ilişki ve çelişkileri üzerinden götürülebilir. Sosyalist bir işçi sınıfı partisinin oluşması hiç şüphesiz, o ayrı ayrı yollardan yürüyen proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi sonucu ortaya çıkacaktır. İşçilerin ve emekçilerin geniş yığınlar halinde parti saflarına katılmadığı, hiç değilse öncülerin parti içinde yerlerini almadıkları bir durumda, sosyalist devrimci bir kitle partisinin oluşması mümkün değildir.

6 - İşçi sınıfının siyasete müdahalesinin olanaklarının yaratılması, öncü işçilerin sosyalist dünya görüşüyle buluşturulması ve “işçi sınıfının kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak kendisi için bir sınıf olma durumuyla” sisteme karşı yürütülen politik mücadelenin öznesi ve öncüsü bir sınıf konumunu kazanmasıyla mümkündür. 

7 - Reel sosyalist uygulamaların eleştirisi üzerinden, sosyalist demokrasi anlayışıyla, 21. yy. sosyalizminin seçenek haline getirilmesini ve sınıf temeli üzerinden sosyalist hareketin yeniden yapılanmasını önüne görev olarak koyan sosyalistler ile parti hedefli birliktelik biçimleri zorlanmalıdır. Böylesi birliktelik biçimlerinin bizim yönümüzden başlangıç noktası, yukarıdaki cümlede ifade edilen anlayışla devrimci bir program tartışması ve işçi sınıfının siyasete müdahale olanaklarının yaratılması mücadelesinin eylemli bir zeminde yürütülmesidir. Bu değerlendirmeler üzerinden formüle ederek önerme haline getirdiğimiz Sosyalist Koordinasyon oluşumu, içinde yer alanların bu anlayış ve görevler doğrultusunda hareket etmemeleri, dahası bu görevlerin aciliyeti ve güncelliği ile olan mesafeli tutumları nedeniyle işlevsiz hale gelmiş, bir bakımdan önermenin içi boşaltılmıştır.

8 -  20 yıldır yaşanan birlik deneyleri (BSP, ÖDP, SDP) hedefi belirsiz, ilkeler üzerinde mutabık olunmayan, asgari düzeyde bile politika yapmanın temel ve güncel görevlerini tariflememiş birlikteliklerin başarılı olamayacağını, sırtımıza yıkılan ağır faturalarla bize gösterdi. Birliği fetişleştirerek neredeyse birlik olmanın kendisinin amaç haline geldiği birliktelikler, “hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgarın yardımcı olamayacağı” akıbetle karşı karşıya kalarak alabora olmaktan kurtulamadılar. Dahası böylesi birlikler, bünyelerinde dayanışma dünyasının ilişki biçimleri yerine rekabet dünyasının ilişki biçimlerini üreterek, yarattıkları olumsuz sonuçlarla sosyalist hareketin yeniden yapılanması ve birliği fikrinin değersizleştirilmesine de sebep oldular.

9 -  Partimiz, bütün bu birlik deneylerinden çıkardığı dersler üzerinden sosyalist hareketin yeniden yapılanması ve birliği perspektifini, 21. yy sosyalizminin seçenek haline getirilmesi için devrimci bir programın ve işçi sınıfının siyasete müdahale olanaklarının yaratılması görevleri temelinde savunmaya, savunduklarının fiile dönüşmesi için pratik çaba göstermeye devam edecektir.  Ancak yaşanan deneyler göstermiştir ki, sosyalist hareketin önünde duran ve birliğine temel oluşturan görevleri, nihayetinde gerçekleşme durumu salt bize bağlı olmayan, belirsizliğe bırakma lüksümüzde yoktur, hakkımızda. Kaldı ki, bu görevleri gerçekleştirme iddiası olmayanın, bu görevler doğrultusunda kararlılıkla bir faaliyet yürütmeyenin, başkalarıyla birlikte bu iddiayı taşır hale geleceğinin ve bu yönde faaliyet sürdürme kararlılığında olacağının ne güvencesi vardır ne de garantisi. Dahası, bu görevler konusunda mesafe kat edildikçe, kendi önlerine aynı görevleri koyan sosyalistlerle buluşma ve birlikte bu görevlerin üstesinden gelme imkanları da çoğaltılmış olacaktır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

KARAR:
1 -  SOSYALİST PARTİ, sosyalistlerin yeniden yapılanması ve birliği perspektifini daha önceki birlik deneylerinden çıkardığı dersler ışığında ve kapitalizmin dünya çapındaki krizi koşullarında, 21. yy sosyalizminin seçenek haline getirilmesi için devrimci bir programın ve işçi sınıfının siyasete müdahale olanaklarının yaratılması görevleri temelinde savunmaya devam edecektir. Savunduklarının fiile dönüşmesi için gereken çabayı gösterecektir.
2 – SOSYALİST PARTİ,  21. yy sosyalizminin seçenek haline getirilmesi için devrimci bir programın ve işçi sınıfının siyasete müdahale olanaklarının yaratılması görevlerini, sosyalistlerin yeniden yapılanması belirsizliğine ve ihtimal hesaplarına bırakmadan, kendi önüne en temel görev olarak koyar. Bu görevlerin gereklerine uygun olarak faaliyet yürütür ve örgütlenir.
3 – SOSYALİST PARTİ, Proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birbirlerinden kopuk, ayrı ayrı yol aldıkları bir dönemde, Sosyalist bir işçi sınıfı partisinin oluşmasının en temel koşulunu, hiç şüphesiz, o ayrı ayrı yollardan yürüyen proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi olarak görür. Hiç değilse işçi sınıfının nitelikli bir azınlığının parti saflarında yerlerini almadıkları bir durumda, sosyalist devrimci bir kitle partisinin oluşmasının mümkün olmadığını, bu hedef doğrultusunda mesafe kat edildikçe, kendi önlerine aynı görevleri koyan sosyalistlerle buluşma ve birlikte bu görevlerin üstesinden gelme imkanlarının da çoğaltılmış olacağını bilerek hareket eder.



Demokrasi cephesi( çatı partisi) karar gerekçesi üzerine tezler:

1  - TC’nin iktidar yapısı, emperyalizmin bir iç olgu olarak iktidara yön verdiği oligarşik bir yapıdır. Bu iktidar yapısının temel karakteristiklerini, sermaye, Türk, erkek, Sünni ve militarist oluşu belirlemektedir. Bu iktidar yapısının mağduru olan ve iktidarın baskısına, sömürüsüne, inkarına maruz kalan toplumsal dinamiklerin, bu iktidarı değiştirmeyi ve kendi iktidarlarını kurmayı hedeflemedikleri bir demokrasi mücadelesi, sistem içi reformlarla yetinen ancak iktidarın temel niteliklerinin özüne dokunmayan bir mücadeledir. İktidar perspektifi olmayan bir demokrasi mücadelesi, en iyi ihtimalle sistemin defolarını gidererek, biçimsel hale getirilen demokratik hakların daha iyi bir biçimsellik içinde sunulmasına yönelik bir hareket zemini oluşturabilir.

2 - Eğer TC emperyalizme bağımlı, geri bıraktırılmış, çağdaş demokrasiden nasibini alamamış, milliyetler hapishanesi, militarizmin egemenliği altında bir ülke ise, genel kabul gören terminolojiye göre bir demokratik devrim ihtiyacı içerisindedir. Dolayısıyla ezilenlerin çıkarlarını, devrimci demokrasi programını esas alan bir yapılanma temsil edebilir.  Ancak böyle bir programla, düzeni iyileştirmek, egemenlerin egemenliklerinin pekiştirilmesinin aracı olarak reformların bir demokrasi programı olarak ezilenlere yutturulabilmesi imkanlarının önüne geçmek mümkün olabilir.

3 -  Bizim bakışımızdan böyle bir yapılanma, ezilenlerin mücadele birliği örgütü olarak iktidar hedefli bir cephe örgütlenmesidir. Türkiye’nin bu günkü koşullarında demokratik devrimin temel sürükleyici özneleri, işçi sınıfı ve Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketidir. Devrimin sınıfsal dayanaklarını işçi sınıfı, yoksul köylülük, şehir ve kır küçük burjuva emekçi kesimler oluşturmaktadır. Salt sınıfsal temelleri bakımından değil, devrimin demokratik görevleri bakımından da demokratik bir programa sahip olan ulusal hareketler, işçi sınıfının demokratik devrimde ki temel müttefiklerindendir. Bu sınıfsal temellere ve demokratik hedeflere bağlı olarak ortaya çıkan politik iradelerin ittifakları ise, politik öznelerin devrimci demokrasi programıyla demokratik devrim için oluşturdukları politik bir ittifaktır. Kuzey Kürdistan’da ki Kürt Ulusal Hareketinin dayandığı belirleyici sınıfsal temel, Kürt yoksul köylüleridir. Hareketin dinamik gücünü gençlik ve kadınlar oluşturmaktadır. Hareketin politik öznesi olan PKK, stratejik yönelimlerindeki değişikliklere, iktidar ve kapitalizmin aşılmasına dair yaklaşımlarında ki teorik yanlışlar ve açmazlara rağmen, içinden çıkıp geldiği Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin yarattığı Türkiye sosyalist Hareketinin devrimci damarına bağlılığı sürdürmekte ve o mirasın taşıyıcısı bir misyonla hareket ettiğini ifade etmektedir. Bütün bu belirlemeler ve önümüzde duran devrimci görevlerin gereklerine bağlı olarak,  demokratik devrim perspektifiyle Sosyalist Hareketle Kürt Özgürlük Hareketinin stratejik ittifakını savunuyoruz. Bu anlayışımızın bu günkü koşullarda fiile dönüşeceği bir demokratik cephe biçimi olarak da çatı partisinin gerçekleştirilmesi için çalışıyoruz.

4 – Çatı Partisi, iktidarın baskısı altında olan, ezilen ve sömürülen sınıf ve toplumsal kesimlerin mücadele içindeki dinamiklerinin, dağınık ve parçalı haldeki durumdan çıkarak, mücadele birlikteliğini sağlama ihtiyacının gereği olarak, devrimci demokrasi programı etrafında gerçekleştirecekleri bir ittifak biçimidir. Değişik hedef ve programa sahip toplumsal kesimlerin, devrimci demokrasi programı etrafında sağlayacakları bu ittifakın örgütsel ifadesi ancak bir cephe örgütü olabilir. Dolayısıyla çatı partisiyle yapılmaya çalışılan iş, özü itibarıyla bir demokrasi cephesi oluşturma işidir. Oluşturulacak olan cephe, seçimlere endeksli olmasa da seçim platformlarını da bir mücadele platformu olarak değerlendireceği, değerlendirmesi gerektiği için kendisini açık alanda parti formatında bir cephe olarak formüle etmelidir.

5 - Bugün TC’de egemen olan koşullar ve sadece yarı askeri rejime karşı olan değil, oligarşik sisteme karşı olan muhalefetin durumu, tüm muhalefetin eylem birliğinin gerçekleştirilmesinin alanını oluşturacak bir yapılanma olacak olan bir tür partisel cepheleşmeye gitmeyi gerekli kılmaktadır.
Önümüzdeki devrimci görevler arasında yer aldığına birçoğumuzun kuşku duymadığı bu görevin başarılması, solun ayağa kalkışının önemli bir aracı da olabilir. Onu neo liberalizme mahkum ettirmemek için oluşturulacak bir demokratik cephe yapılanması,  demokratik talepler birliği ve bunun ifadesi olan bir program üzerinden düşünülmelidir. Böyle yaptığımızda doğru müttefikimizi de bulmuş oluruz. Ancak demokrasi cephesi (çatı partisi) henüz buzlu camın arkasında bulanık olarak durmaktadır. Cephenin başka bir ifadeyle çatı partisinin devrimci bir rol oynayabilmesinin en temel koşulunu, aktüel duruma tekabül eden, oligarşiyi kendisine hedef alan bir devrimci demokrasi programı oluşturur. Asgari zemin devrimci demokrasidir.

6 - Böyle bir programı tanımladığımız zaman bir araya getirilmesi gereken hangi muhalefetin kimlerden oluşacağı ortak bir kritere göre belirlenmiş olur. Keyfi belirlemeler alanından bir programa bağlı olarak kendi kendini deklere edecek muhalefet unsurlarına gelmiş oluruz. Devrimci demokrasinin taleplerini kendi çıkarlarına uygun bulan her insan, çevre, grup, örgüt, parti bu muhalefetin bir unsuru alarak nitelenebilir. Böyle bir devrimci demokrasi programını en genel çerçevesi ile şöyle ifadelendirmek mümkündür:

a)      Emperyalizmle ilişkilere son verip, onun uzantısı oligarşik yapıyı yıkarak yerine emekçilerin çıkarlarını esas alan demokratik bir halk iktidarı hedefiyle antiemperyalist ve antioligarşik.
b)      Sömürgeciliği ortadan kaldırarak, Kürt halkının ve tüm diğer ezilen milliyetlerin kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesine imkan verecek ve TC’nin Osmanlıdan devralınmış merkeziyetçi yapısının yerine, merkezden özerk, sahici iktidara sahip çağdaş yerel yönetimleri geçirecek, halkın, iktidarın biçimini özgürce belirlemesine olanak sağlayacak, tüm ezilenlerin kendilerini en özgürce ifade edebilmelerine imkan sağlayacak tam bir düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü içeren, tüm çağdaş insan haklarıyla birlikte çocuk haklarını koruyucu bir siyasal şekillenmeyi gerçekleştirecek ölçüde demokratik, anti faşist, anti şovenist,

c)      Kadınların kurtuluşunu, cins ayırımcılığına ve cinsel tercihlerinden dolayı baskıya karşı mücadeleyi kurumsallaştıracak ölçüde anti cinsiyetçi.

d)      Militarizmi ordudan ibaret görmeyen, toplumun ve siyasetin üzerinde yer alan ordunun, toplumu ve siyaseti şekillendirerek rejime temel karakterini veren yönlendirici konumda olduğu yarı askeri diktatörlükten başka bir şey olmayan askeri vesayet rejimine karşı oluşuyla anti militarist.

e)      Çevrenin yıkımına neden olup, insanlığın yok oluşunu hazırlayan insanın doğaya egemenliği yerine, insan-doğa uyumunu gerçekleştirip koruyacak bir anlayışla ekolojist.

7 - Bu temel noktaları esas alan bir program etrafında bir araya gelebilecek emek ve demokrasi güçlerinin ortak bir çatı partisi altında toplanmalarının, makro politika yaparak toplumdan ciddi reaksiyonlar alabilmelerinin olanakları bugün daha da artmış durumdadır. Bu güçler birincisi; işçiler, emekçiler ve yoksullar arasında yürütecekleri ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çalışmalarında, onların yakıcı somut sorunlarından hareket eden bir “siyaset ve çalışma tarzı”yla, yukarda ki politik hedefleri yaratıcı şekilde birleştirerek onları mücadele içine çekmek, ikincisi; egemen güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak mücadele oklarının sivri ucunu, onların en güçlü kuvvetlerine  ( en acil tehlike arz eden kesimine) yönelterek demokratik halk iktidarının yolunu açmaya çalışmalıdırlar. Bu günkü koşullarda bu görevin yerine getirilebilmesinin yolu, iki halkın mücadele birliğinin gerçekleştirilmesinin örgütsel aracı olacak olan bir çatı örgütlenmesidir.

8 - Cephesel bir örgütlenme olacak olan çatı partisi için, hayali güçler tasnifi yaparak olmayacak olanın kurgusuyla hareket etmek, olacak olanın önüne engeller çıkararak yapılacak işi muğlaklaştırmaktan başka bir sonuç yaratmayacaktır. Devrimci demokrasi zemininde ve bu zeminde duran güçleri kapsayacak kısa ve özlü bir programın oluşturulmasıyla işe başlamak, sürece ivme kazandıracaktır. Böyle bir programın oluşturulmasının özneleri olabilecek herkesle görüşmeler yapılarak, bu özneler girişimin ortakları haline getirilmelidir. Yukarıda tarif edilen zeminde duran güçlerle oluşturulacak program çerçevesine davete icabet eden herkes çatı partisinin bir bileşeni olabilmelidir. Ancak iktidarın niteliğini belirleyen temel özellikleri karşına alarak, hak ve eşitlik mücadelesini iktidarı değiştirme anlayışıyla sürdüren toplumsal dinamikler yerine hayali güçler üzerinden bir çatı partisi kurgulamaya başladığınızda, o demokrasi kriterlerini bir bir çatıdan aşağıya doğru atmaya başlarsınız. O durumda inşa ettiğiniz çatının en hafif bir fırtınayla karşı karşıya kaldığında çökmesi kaçınılmaz olur! O halde gerçek demokrasi kriterleri üzerinden çökmeyecek olan bir çatı için yola çıkmalıyız. Çatı partisi, halkların mücadele birliğini sağlamanın bir aracı olmak yanında demokratik halk iktidarını gerçekleştirmek için, ülkede ve bölgede yeni imkanlar yaratarak bu yöndeki mücadeleye de ivme kazandıracaktır

9 - çatının sağlam temellerde çatılabilmesi, en azından mücadele hedeflerini ve amaçlarını tarif eden bir program çerçevesinde harekete geçecek olan güçlerin varlığını gerektirir. Bu güçlerin potansiyel varlığı ile diri politik özne olma konumları arasındaki mesafe, çatı partisinin üzerine inşa edildiği temelin ne kadar sağlam olup olmadığının da ölçütüdür. Sosyalist Hareketle Kürt Özgürlük Hareketinin oluşturulacak olan Cephenin temel politik özneleri olacağını söylüyorsak ve Sosyalist Hareketi, sosyalizmle buluşmuş işçi sınıfı hareketi olarak tarif ediyorsak, bu gün için oluşturulacak olan çatının zaaflı bir çatı olacağını, bir ayağının topal olduğunu da görmek zorundayız.  Bu tespitten bazılarının yaptığı gibi, “o zaman sağlam temel oluşturuluncaya kadar çatı kurulmasın mı? ” sonucu çıkmaz. Tersine zaaflar mücadele içinde aşılabilir. Godoyu bekler gibi her şeyin hazır hale gelmesini beklemek, aslında bir başka biçimde kaderciliktir. Bizim ısrarla işçi sınıfının siyaset sahnesine çekilmesi vurgumuz, bir başka düzlemdeki gereklerin yanı sıra,  çatı partisinin üzerine inşa edileceği temelin topal olan ayağının da iyileştirilerek, mücadelenin sağlam temellerde ve gerçek güçleriyle yürütülmesi isteğidir. Bu istek, çatı partisinden uzak durmak bir yana, aksine çatı partisinin çok daha sağlam temellerde kalıcı bir mücadele örgütü olmasına güçlü ve bilinçli bir irade koyuştur.

10 - İttifak yapacak güçler arasındaki ilişkinin şu anda var olan durumunun statik olarak esas alınması ve sınıf güçleri düzleminden soruna bakılmaması hep bu türden problemlere gözlerin dikilmesine neden olmaktadır. Bugün siyaset arenasındaki esas eksiklik işçi sınıfının siyasete müdahale edemiyor olmasıdır. Dolayısıyla karşımıza dikilen meseleleri ittifaktan bir biçimde kaçmak suretiyle aşmaya kalkışmak yerine sorunların temelinde yatan asıl meseleye çözüm bulmaya çalışırken ittifak ilişkilerini de sürdürmeye devam etmek gerekir. Esas zaafımızın sınıfın siyaset arenasına müdahalesi eksikliğinde olduğunu düşünenler böyle bir ittifakın içerisinde yer alırken, kendi örgütlenme çabalarını da işçi sınıfının örgütlenmesi ve birleşik bir güç olarak siyasete müdahalesi doğrultusuna ortakça yöneltirler. Bu sosyalistlerin birliği meselesinde de bir başka kolaylık yaratacak adımı sağlar.

Bugün, devrimci demokratik Kürt hareketinin ihtiyacı, uzattığı eli batıda da tutacak bir gücün, sosyalist bir emek hareketinin olmasıdır. Kürt halkının ihtiyacı, kendilerine akıl verecek “menajerleri” toplayarak onlarla bir cephe olmak değildir. Evet, cephe, bir başka ifadeyle Çatı Partisi, yukarıda açıkladığımız saiklerle başlangıçta bir ayağı topal olarak oluşacaktır. Bu durumda, birincisi; eğer bu ayak topal olarak kalmaya devam ederse cephe, cephe olma işlevini yerine getiremeyeceği gibi, onun açık alandaki formatı olarak düşünülen Çatı Partisi de, başta Kürt halkı olmak üzere, ondan beklenti içinde olan kesimlerde oluşacak derin güvensizlik nedeniyle giderek etkisiz hale gelecektir. Nitekim diğer faktörlerin yanında bu durumun da bir yansıması olarak, Haziran 2009 da gerçekleştirilen Ankara toplantısında girişimin adı Demokrasi İçin Birlik Hareketi olarak değiştirilmiştir. Girişime dair bu kuşku ve güvensizliklerin aşılması, girişime yeni bileşenlerin dahil edilmesi ve onunla birlikte ondan daha çok hareketin toplumsal karşılığının eylemli bir zeminde ortaya çıkarılmasıyla sağlanabilir. İkincisi; devrimci demokratik bir programla sistemi karşısına alan bir yapılanma olarak Çatı Partisi, işçi sınıfının siyaset sahnesine çekilemediği bir durumda, kendisinden beklenen politik görevleri yerine getirmek için en temel sınıfsal güçten yoksun kalarak, belirlenen devrimci demokrasi hedefleri doğrultusunda politik bir irade olmaktan giderek uzaklaşacaktır.

11 - Kuşkusuz ne bütün sosyalistlerin tek bir partide toplanması ne de bütün düzen muhaliflerinin sosyalist bir partide bulunması mümkündür. Toplumsal muhalefeti oluşturan, antiemperyalist ve demokrasi yanlısı tüm güçleri bir araya getirecek, Kürt halkının özgürlük mücadelesini içerecek, Türkiye halklarının tümünün mücadele birliğinin ortak zemini olacak bir cepheleşmenin açık alandaki ifadesi olarak bir yapılanma,  her devrimci mücadelenin olduğu gibi bizim de, sosyalistlerin birleşik partisini oluşturmanın hemen paralelindeki aktüel görevimizi oluşturmaktadır. Bu cepheleşmenin adı Çatı Partisi olarak konulmuştur.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Karar:

1 - Sosyalist Hareketle Kürt Özgürlük Hareketinin temel özneleri olduğu, sistem karşıtı tüm muhalefet dinamiklerini devrimci demokrasi programı etrafında bir araya getirerek, ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele birliğini sağlayacak olan bir Demokrasi Cephesi’nin (Çatı Partisi) oluşumu, SOSYALİST PARTİ için Türkiye’nin bu günkü koşullarında, vazgeçilmez devrimci bir görevdir.
2-  Ezilenlerin ve sömürülenlerin sisteme karşı mücadele birliğini sağlamak ve devrimci demokrasi programında kendisini bulan toplumsal muhalefet kesimlerinin taleplerinin savunucusu olacak olan cephe (çatı partisi), SOSYALİST PARTİ’NİN bakış açısından aynı zamanda demokratik devrim perspektifiyle, demokratik halk iktidarını hedefleyen bir mücadele örgütü olarak düşünülmelidir.
3 - Çatı partisinin varlığı işçi sınıfının siyasete yeniden müdahalesinin imkanlarını genişletirken, SOSYALİST PARTİ sınıfın bizzatihi öncülerinin örgütlenmesi haline gelebildikçe, çatı partisinin siyasete müdahalesinin asıl gücünü oluşturacak olan işçi sınıfının, mücadelenin öncülüğünü yürütmesi olanaklı hale gelecektir. Birbirinin alternatifi, ya da birbirini izleyecek bir ilişki değil birbirini var eden bir ilişki biçimi olarak, en azından sınıfın nitelikli azınlığının omurgasını oluşturduğu sosyalistlerin birleşik partisi ve çatı partisi,  SOSYALİST PARTİ yönünden önümüzdeki krizi ezilen halklarımızın lehine çözmenin temel iki zeminini oluşturacak olan devrimci görevlerdir.
4 – Haziran 2009 Ankara toplantısıyla adı DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK HAREKETİ olarak değiştirilen çatı partisi girişiminin gerçek anlamda siyasal bir hareket haline gelebilmesi, eylemli bir faaliyet içinde aktüel politik konularda göstereceği demokratik mücadele refleksiyle kendi toplumsal karşılığını oluşturmakla mümkündür. SOSYALİST PARTİ Demokrasi İçin Birlik Hareketi’nin bir bileşeni olarak,  bu durumun bilinciyle, antiemperyalist- anti oligarjik bir demokrasi cephesinin oluşturulması görevinin gerektirdiği irade ve kararlılıkla davranacaktır.




İşçi sınıfının ve sendikaların durumu, sınıf içinde örgütlenme ve politika yapış tarzı karar gerekçeleri üzerine tezler:
1 -  Kapitalizmin globalleştiği, teknolojik gelişmelerle birlikte kapitalist üretim sürecinde köklü değişiklikler yaşandığı, gelişen teknolojinin sanayide "robotların" kullanılmasını devreye sokmasıyla sanayi işçisinin çözülüp giderek eridiği, o nedenle işçi sınıfının öldüğü ve devrimci rolünün kalmadığı hem burjuva ideologlar hem de kimi antikapitalist teorisyenler tarafından ileri sürülmüştür. 1968'de Andre Gorz, 1980'lerde Eric Hobsbawm benzer iddialarla ortaya çıktı. Son olarak İmparatorluk kitabının yazarları Michael Hardt ve Antonio Negri işçi sınıfının öldüğünü iddia ettiler. Bu iddialar, “işçilerin buzdolabı sahibi olmasıyla burjuvalaştığı” gibi öylesine uçuk hale getirildi ki, “işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yok” aforizması, işçi sınıfının devrimci rolüne ve kapitalizme karşı mücadele potansiyeline vurgu yapan mahiyetinden çıkarılarak hiçbir şeyi olmayan insan vurgusuna dönüştürüldü. İşçi, iş gücünü satarak yaşamını sürdüren insan olarak değil de,   yaşadığı toplumsal ve sosyal koşullar her ne olursa olsun, yalnız üretim araçlarının değil aynı zamanda kullanım araçlarının da sahibi olamayan insan olarak görüldü.

2 -  Bütün bu iddiaların gerçekliği nedir ona bir bakalım: Kapitalizmin globalleştiği, teknolojik olarak devasa yenilikleri üretim sürecine soktuğu doğrudur. Ancak bütün bu gelişmelerin sanayi işçisini yok ettiği, işçi sınıfının öldüğü ve devrimci rolünü yitirdiği iddialarının ise gerçeklikle ilgisi yoktur.  Deon Filmer'e göre:1990'ların ortasında dünyada 379 milyon insan sanayide, 800 milyon insan hizmet sektöründe, 1.074 milyar insan ise tarımda çalışıyor. Bunların sanayide yüzde 58'i, hizmet sektöründe ise yüzde 65'i ücretli,  gerisi kendi işinde çalışıyor. Bu durumda dünyada üçte biri sanayi sektöründe çalışan 700 milyon ücretli işçi var. Aileleri ile birlikte bir buçuk, iki milyar insan demektir bu. Buna tarım işçilerini, topraksız köylüleri de eklersek, işçi sınıfının sayısı daha da artar ve dünya nüfusunun yarısı haline gelir.

Dünyada bugün 300 milyon civarında sanayi işçisi var. Bunların yüzde 40'ı gelişmiş OECD ülkelerinde, yüzde 15'i Çin'de, yüzde 15'i Latin Amerika'da, yüzde 15'i eskiden SSCB'yi oluşturan ülkelerde, yüzde 10'u Asya'da ve yüzde 5'i Afrika'da bulunuyor. ABD'de, 1900'lü yıllarda 10.920.000 sanayi işçisi varken bu sayı 1950'de 20.698.000'e, 1971'de 26.092.000'e, 1998'de ise 31.071.000'e çıktı. Görüldüğü gibi, dünyanın en büyük ekonomisinde sanayi işçilerinin sayısı azalmıyor, artıyor. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya'da ise 1950-71 arasında sanayi işçilerinin sayısı iki katına çıktı, 1998'de ise yüzde 13 daha arttı. İngiltere'de ise sanayi işçilerinin sayısında bir azalma var. 1978'de 6,9 milyon olan sanayi işçisi sayısı 2005'de 3,2 milyona düştü. Ama aynı dönemde hizmet sektöründeki işçilerin sayısı 14,8 milyondan 21,5 milyona çıktı. Yani toplam işçi sayısı 21,7 milyondan 24,7 milyona çıktı.

3 - Hizmet sektöründe çalışanlar kimileri tarafından işçi görülmediği gibi, işçi sınıfının azaldığı iddiasını ileri sürenler tarafından bu sektörde çalışanlar, neredeyse tümüyle beyaz yakalı olarak tanımlanmaktadır. Ancak çöpçüleri, her türlü temizlik işçisini, hamalları, liman çalışanlarını, kamyon, otobüs ve tren sürücülerini, posta işçilerini, telefon şirketlerinde santrallarda çalışanları, kablo döşeyenleri, süpermarketlerde çalışanları kol işçisi olarak görmemek mümkün değil.

4 - Bütün bu somut verilerle birlikte kapitalizmin sömürü mekanizmasının işleyişine ve kriz döngüsü nedenlerine bakmakta yarar var. Önce kapitalist üretim sürecinin temel karakteristiğine bir bakalım:  İşçi sınıfı, tarihin belki sınıflı toplumların oluştuğu hemen akabinde hemen her döneminde var oldu. İş gücünü başkalarına satan onun karşılığında ücret alan insanlar her devirde var oldu, ama kapitalizm bunu genelleşmiş bir ilişki haline getirdi. Öncelikle bu Avrupa’da şekil aldı. Kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi dediğimiz ilk evresindeki işleyiş için, serbest rekabeti tarif ederken yapılan değerlendirmelerde sanki pazarda sonsuz satıcı, sonsuz alıcı varmış gibi hesap yapılır ve kapitalizmin her şeyi, bugün de, bu neoliberalizm denilen dönemde de kullanıldığı biçimiyle ‘Pazarın sihirli eli aracılığıyla dengeye getirdiği’ ileri sürülür. Bu bir yalandır, serbest rekabetçi dönemde de pazarın dengeye gelmesi aslında yine az sayıda şirketin varlığı ve piyasalara doğrudan ve dolaylı müdahale kabiliyetleri ortamında fiyatlar belirlenir. Yani o kadar serbest bir biçimde fiyatlar teşekkül etmez. Belirlemeler, devlet müdahaleleri, narhlar vs. ortamında şekillenmektedir. Ama sonuçta binlerce firmanın –binlerce olsa bile sonsuz değildir, sınırı vardır- olduğu durum, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sonucu yerini daha az sayıda firmaya bırakır. Pazar gittikçe onlarca yüzlerce diyebileceğimiz firmanın eline geçmeye başlar; O serbest rekabet alanı olarak görülen pazara artık fiyatın dayatılması denilen tekelci dönem söz konusu olur.

5 - Bütün bu dönemlerde kapitalizm kendisini yeniden üretmek için hep teknikler geliştirir; Taylorizm, Fordizm, Keynescilik vs gibi sürekli kendisini yeniden üretmenin yollarını bulur. Bunların hepsinde şöyle bir şey vardır: Bir işletme sadece kendisini olduğu gibi tekrarlamaz, sürekli bir biçimde kendisini yenilemek durumundadır; genişlemenin ötesinde yenilemek durumundadır. Bu sermayenin organik bileşiminin artması diye ifade edilir. Sürekli yeni üretim araçlarına yapılan yatırımlarla fabrika kendisini yeniler. Ama bu aynı zamanda şöyle bir problemi getirir; kar oranını düşürür. Yani yatırılan sermayenin miktarı artıp sömürü oranı artmadığı durumda kar oranı düşme eğilimine girer. Bu kapitalizmin genel bir eğilimidir. Marks’ın sözünü ettiği kapitalizmin krizlerinin üremesinde de rol oynayan en önemli eğilimidir. Eğilimdir, yasa değildir. Mutlaka kar oranları düşer diye bir şey yok, ama devresel olarak hep bu görülmüştür. Sürekli olarak kar oranları düşer ve o kar oranlarının düşüşünü engelleyebilmek için üretkenliğin çok arttırılması söz konusu edilir. Bunda reorganizasyon ve teknolojinin geliştirilmesi rol oynar. Tabii ki,  karın asıl içinden çıkarıldığı işgücünün üretim maliyetleri içerisindeki yerinin orantılı olarak düşürülmesi peşinde koşulur. İşte esas gördüğümüz değişiklik, kapitalizmin globalizm denilen devresine kadar olan dönemlerle farkın asıl görülebileceği nokta, bu işgücünün üretim maliyetleri içindeki yerinin ne olduğu konusunda ortaya çıkmıştır.

6- 70’li yılların başında başlayan dünyadaki yeni iş bölümü, kar oranının düşüş eğilimine karşı üretim maliyetleri içerisindeki işçi ücretleri oranını düşürmenin bir yolu olarak, emek yoğun sanayilerin çevreye taşınması biçiminde şekillenmiştir. Bu öncelikle tekstilden başlamıştır. Çünkü tekstil o dönemde en emek yoğun sanayilerden birini oluşturmaktaydı ve dolayısıyla da üretim maliyetleri içerisinde işgücünün payı en yüksek oranda olmaktaydı. İngiltere’de tekstil üretmeye devan ettiğiniz taktirde işçiye ödeyeceğiniz ücret 10 Poundsa bunu Filipinler’e gönderdiğiniz zaman işçiye ödeyeceğiniz ücret 1 Pounddur. Yani kendi kendine işi taşımaktan dolayı birden kar oranı aynı teknolojik düzeyde kalmak sureti ile herhangi bir teknolojik değişiklik olmadan. Fabrikayı söküp çevreye taşıma sonucu 10 pounda çalıştıracağın işçiyi, sadece 1 pounda çalıştırmak sureti ile 9 pound karına kar katmış oluyorsun. Bu hangi orana tekabül ediyorsa bir önceki durumu kendi içinde 9 kat yükseltmektedir. Yani kar oranının düşmesine karşı tersine bir rol oynamaktadır. Bu otomatik olarak Filipinler’de de işçi sınıfının yaygınlaşması ve gelişmesi anlamına da gelmektedir.

7 -  Bu durum çok planlı bir biçimde gerçekleştirildi. Kendi kendine olmadı. Bunlar hem politik olarak belirlendi hem de teknolojik olarak belirlendi. Teknolojik olarak şöyle belirlendi: Oluşturulan yeni teknolojiler iletişimi korkunç kolaylaştırdı. Birkaç anlamda kolaylaştırdı. Mal ulaşımını kolaylaştırdı; Bilgi iletişimini kolaylaştırdı ve bu da pazarların birbiri ile dünya pazarı biçiminde entegre olmasını sağladı.  Teknoloji, denizlerde üretim yapabilen gemileri ortaya çıkardı. İş bunların icat edilmesinden Internet diye bir işin icat edilmesine kadar geniş bir alana yayıldı. Bunun anlamı nedir? Geçmiş dönemde kapitalizm üretim maliyetini mümkün olduğu kadar düşürebilmek için üretimi nerede kurardı en önce? Liman şehirlerinde kurardı. Ulaşımın en kolay olacağı yerlerde kurardı. Ana yollara en yakın yerlerde kurardı. Fakat bu kural kalktı. Çünkü ulaşım imkanları gelişen teknoloji ile öylesine bir değişime uğradı ki, artık liman kentinde olup olmamak ya da ülkede var olan ana yollara yakın olup olmamak, hatta hatta ham madde kaynağına yakın olup olmamak, o işletmenin ihtiyaç duyacağı ara malların olduğu alanlarda olup olmamak önemini kaybetti. Yani denizden, havadan, karadan ulaşım akıl almaz boyutlara ulaştı. Bu daha öncesinde çok büyük bir üretim maliyeti oluşturan bir işti. Bir malın en rasyonel üretimi, maliyet fiyatlarının en düşüğe getirilebildiği biçim, her şeyinin belli bir fabrika kompleksi içerisinde üretilebilmesiyle olanaklıydı. En önemli değişiklik, işçi sınıfının hayatına da en önemli müdahale bu noktadadır. Diyelim 30 bin işçi çalışan MAN fabrikası yok artık. MAN fabrikası kalktı gitti. MAN fabrikasının herhalde varsa Manheim şehrinde belki 5 bin işçisi vardır. Belki de artık kendi motorlarını kendisi yapmıyor, mesela Berlin’deki Ford fabrikası artık kendi motorlarını kendisi yapmıyor, orada 20 bin işçi çalışıyordu. Şimdi Berlin’de yaptığından daha fazlasını Lizbon’da yapıyor. Lizbon’a taşıdı hepsini, hem Berlin’de ürettiği Ford arabalarına hem de dünyanın başka yerlerinde üretilen Ford arabalarına oradan motor gönderebiliyor. Tabii ki, o motor bölümünde çalışan 10 bin işçi vardı ise onlar Almanya’da yok oldu gitti, belki Portekiz’de 10 bin işçi iş hayatına girdi.
Bu durum, daha önceki büyük çaplı fabrika komplekslerinin yerine daha küçük çaplı fabrikaları getirdi.

8 - IMF bütün dünyada elini soktuğu ülkelerde ücretlerin aşağı indirilmesi için tavsiyelerde bulunur, şöyle yapın, böyle yapın diye. Ama sadece ücretlerin aşağı indirilmesi için tavsiyelerde bulunmaz, oradaki yapının değişimi için de ciddi tavsiyelerde bulunur ve bu tavsiyelerde de esas olarak dünya kapitalizminin, daha doğrusu metropol kapitalizminin çevreye yayılabilme imkanlarının geliştirilmesi yatmaktadır. IMF'nin burnunu sokmuş olduğu Türkiye'de ilk yapılan iş, (IMF'nin burnunu soktuğu her ülkede aynı biçimde yaşanmıştır) hemen tarıma müdahale etmek olmuştur. Yani geleneksel ilişkiler içerisindeki nüfusu bir yerde tutmaya devam eden kırsal alanlara teknolojinin bugün getirmiş olduğu imkanlarla müdahale edip, tarımsal ürünlerin fiyatlarının korunması gibi işler varsa onları ortadan kaldırtıp, kırsal nüfusun burada yaşamasına izin vermeyecek ölçüde tarımı yıkıma uğrattı. Mümkün olduğu kadar modern tarım geliştirildi ve açığa çıkan işgücü şehirlere sürüldü. Bu da gelişen kapitalizme aslında bilinçli olarak yapılmış bir katkı oldu.  Üretim maliyetleri içerisinde işgücünün oranını düşürme çabasına hiç bir yasal zorlamaya gerek olmadan, hiç bir diktatörlük uygulamasına, askeri rejimlere, faşizme filan ihtiyaç olmadan işçilerin kendilerinin birbirini yemesini sağlayarak, işgücünün fiyatının düşmesini sağlayan bir mekanizma olarak işledi. Kır nüfusu şehre dökülüp geldiği zaman işgücü pazarı da  talepten çok fazla olan malla dolmuş oldu.

9 – Türkiye’de devletin Kürtlere karşı yürüttüğü sömürge savaşı nedeniyle uygulamaya konulan ekonomi dışı zor yöntemleriyle zorunlu göçe tabi tutulan milyonlarca Kürt, metropollerin kıyılarında işgücü pazarına sürüldü. Johns Hopkins Üniversitesi Sosyoloji bölümünde doktora çalışması yapan Erdem Yörük’e göre 90’lı yıllarda devletin uyguladığı zorunlu göç politikası sonucu Türkiye'nin sınıfsal yapısı kökünden değişti. İşçi sınıfının Kürtleştiğini, Kürtlerinde proleterleştiği saptamasında bulunan Yörük, ‘’Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye’de neoliberalizmin başarısını mümkün kılan başlıca etmenlerden birisi olmuştur’’ diyor.
“Dünya ekonomisinin neoliberal küreselleşmesi ile birlikte, Türkiye de dahil olmak üzere bir çok ülkede formal işçi sınıfının yerini enformal bir işçi sınıfın almakta olduğu bir sürecin içindeyiz. Birçoğu bu süreci işçi sınıfının yok oluşu olarak okusa da, aslında gerçekleşen, tarihte bir çok defa olduğu gibi, Türkiye’deki sermayenin, kapitalistler arasındaki rekabette maksimum avantajı sağlayacak şekilde üretici güçleri yeniden örgütlemesidir, üstelik bir kaç şekilde: Birincisi, eski işçi sınıfının ücret ve iş güvenceleri ile sendikal örgütlenme kanalları devlet eliyle yok edilmiş, kayıt dışı işçiliğe dayanan taşeron ağları ekonominin hakim işleyiş biçimlerinden biri haline gelmiştir. İkincisi, sermaye, toplumun ayrıcalıksız ve pazarlık gücünden yoksun kesimlerini, yani kadınları ve Kürtleri, bu enformal işçi arzının ana unsurları olarak ekonomiye dahil etmiştir. Yani, 1990 sonrasında Türkiye’de işçi sınıfı kadınlaşmış ve de zorunlu göç ile birlikte Kürtleşmiştir, aynı zamanda  Kürtler de işçileşmiştir.”

Sınıfın hayatını etkileyen, onu mücadeleden geriye doğru çeken faktörlere karşın şu nokta önemli; ücretlerin değişik biçimlerde aşağıya çekilmesinin belli bir sınırı var. Bu sınırın mutlak bir anlamı yoktur. 10 lira aldıkları zaman işçiler kızarlar ama 15 lira aldıkları zaman ‘normal işte idare eder’ derler diye mutlak bir kural yoktur. O ülke standardına bağlı olarak, o ülkedeki siyasal rüzgarlara da bağlı olarak insanların tepkisi gelebilir veya gecikebilir. Hindistan’da bu bambaşkadır; Filipinler’de, Endonezya’da, Türkiye’de başka başkadır. Ama her ülkenin standartlarına bağlı olarak ücretlerin aşağıya çekilmesinin bir dayanma sınırı vardır. Türkiye’de henüz bunun çok ciddi etkilerini görmüş değiliz. Ama mesele bundan ibaret değildir. Fordizm bir biçimde işçileri ortak rekabete sokmuştu. Daha sonra akort sistemi denilen (kalite çemberleri) üretim süreci örgütlenmesi ile işçiler üretim konusunda da rekabete sokuldular. Bir akort gurubunda çalışanlar ücretlerini yükseltme konusunda kendilerini diğerleri ile rakip görmeye başladılar.

10 - Tek bir işletmede her şeyin birleştirilmesi, iletişim ve ulaşımın artması sonucu, geride kalıp işletmeler bölünürken, bölünen işletmeler kendi içlerinde de bölündü. Siz bir işletmeye dışarıdan tek bir işletme olarak bakıyorsunuz, ama içeride 10 tane firma var; Dolayısıyla bu durum işçi sınıfının değişik bölümlerinin birbiri ile kontaklarının kopması, mücadele birliğinin engellenmesi, hatta mümkün olduğu ölçüde de birbiri ile rakip haline getirilmesinin aracı olarak da kullanılır oldu. Böylece işçi sınıfının sınıf mücadelesinin geliştirilmesini, bırakalım siyasal mücadelesini, ücret mücadelesinin bile geliştirilmesini engelleyecek böyle tedbirlerin hepsinin bir dayanma sınırı vardır. Aslında bu tabii ki sadece bir dayanma sınırı değildir; kapitalizmin kendisinin de kabul etmesi gereken bir alt sınır vardır. Yani işçiyi tümden bedava çalıştıramaz. İşçiyi bedava çalıştırırsanız pazarı yok etmiş olursunuz. Sendika aslında kapitaliste de lazım olan bir şey. Nihayetinde bunun bir dengesinin kurulması gerekir. Dolayısıyla bu dayanma sınırı dediğimiz şey, hem ülke standardı hem de o ülke standardına oradaki kapitalist pazarın kendi ihtiyacının da katılmasıdır.

Latin Amerika’da bunlar bir yere kadar geldi, 90’lı yıllarda sınıf mücadelesi ücret mücadelesinin önüne geçerek siyasallık kazanmaya başladı. Bugün Latin Amerika’nın %80’i öyle veya böyle  (bu iktidarların karakterlerinin tartışılması ayrı bir şeydir ) Amerikan emperyalizminin arka bahçesinde ki işbirlikçi yöneticilerden farklı yöneticilere kavuştular. Bunları oraya getirmiş olan, dünya kapitalist sistemine karşı, öncelikle de ülkedeki kapitalizme karşı olan tepkilerin örgütlenmesidir. Bu tepkiler kimi yerlerde sol içinde daha sağa bakarak örgütlenmiştir, kimi yerlerde de sola bakarak örgütlenmiştir. Chavez, Morales’i sola bakanlar olarak zikretmek gerekir. Castro ayrı bir kategori tabii ki, ama Şili’de Michelle, Brezilya’da Lula ve Arjantinde Kirchneri da solun sağa bakan yüzleri olarak görmek gerekir.

Latin Amerika deneylerini yaratıcı bir biçimde okumak gerekiyor. Onların başarıları, yedek sanayi ordusu ile çalışan işçi sınıfı arasındaki rekabeti ortadan kaldıracak olan ortak örgütleme noktalarını oluşturmuş olmalarıdır.

11 - Birçokları ‘buradan iş çıkar, çelişkinin en büyüğü oradadır varoşlara gidelim’ diyorlar. Pe ki ne yapacaksınız orada? Eskiden anti faşist mücadelemiz vardı ‘koruyoruz sizi’ filan diyorduk. Silahlı olduğumuz için de tabi kabul ediyorlardı. Şimdi ne diyeceksiniz? Şimdi günlük hayatlarına katkıda bulunacak bir şey söyleyeceksiniz. İdeolojik propaganda ile “Bunlar çok kötü, sizi soyuyorlar” diyerek bir etki yaratamayız. Bunu zaten yaşamaktadırlar. Hayatlarına bir şey götürmek gerekir. Latin Amerikalılar böyle şeyler yaptılar. Aşevleri filan yaptılar. Ne ile yaptılar? Aramızda babasının servetini getirip bu işe yatırıp da aşevi filan kurduracak kimse de yok, bulamayız. Bunu yapabilecek olan halkın gücüdür. Öncelikle örgütlü işçi sınıfından, yani çalışmakta olan işçi sınıfından gelebilecek olan güçtür. Kendi ekonomik mücadelesini sürdürmekte olan basbayağı sendikal mücadele veren işçi sınıfından gelebilecek olan güçtür. Ancak şöyle bir gerçeklik de vardır ki, bu globalizm içerisinde sendikacılık denilen iş de devlet tarafından çok sağlam biçimde satın alınmış durumdadır. Geleneksel sendikalara dayanarak biz herhangi bir ilerici adımı atabileceğimizi düşünürsek çok yanılırız. Buralarda örgütlenmiş olanlar esas olarak işçi aristokrasisi diye nitelediğimiz kesimlerdirler ve doğrudan doğruya bunlardan ‘hadi bunu yapsak’ diye bir umut beklesek, eski DİSK’i arasak bulamayız. Dünkü DİSK bugün yoktur.  Ama önce dünkü DİSK de yoktu. Sadece Türk-İş vardı. DİSK, Türk-İş’den çıkıp gelmiştir. Nasıl olmuştur? Tabandaki rahatsızlığın örgütlenmesi tepede bir takım patlamalara sebep olmuştur. Tabandan gelen tepki yukarda kendini gösterebilmiştir. Bu ne demektir? Örgütlemede yine geleneksel sendikanın içinde mi dışında mı tartışmasına girmeden, esası dışından olmak üzere, her noktadan faaliyetin sürdürülmesidir.

Brezilya deneyi bu konuda çok iyi bir örnek verir. Geleneksel sendika liderliğinin dışında Lula çevresinde oluşan bir başka sendikal hareket, Brezilya’da gelişen tepkiyi, sınıfın örgütlenmesini bugünlere kadar sürüklemiştir. Bugünlere kadar cereyan edenlerin hepsi de dahil olmak üzere tabi.

Söylediğimiz şudur: İki temel dayanağımız vardır. Başka yaratıcı şeyler de bulunabilir elbette ki, ama iki temel dayanağımızdan birisi, grev ve direniş yapabilen işçi sınıfının gücünden yürümektir. İkincisi, yerel yönetimlerin, sınıfın çalışan çalışmayan kesimi arasındaki harmoninin kurulabilmesi açısından büyük bir önemi vardır; Yerel yönetimlerin  ayrıca sosyalizmin kuruluşu açısından da büyük bir önemi vardır. “Demokrasi okulundan geçmeyen proletarya sosyalizmi kuramaz” lafını bir kere daha düşünelim: Paris Komünü dediğimiz yapı kendi erkine sahip olan Paris Belediyesidir. Bu nedenle sosyalizmin kuruluşu açısından da yerel yönetimlerin can alıcı önemi vardır.

Grev ve direniş yapabilen işçi sınıfı kendi gücünün bilincine en önce varır. Onun için oradan yürümek gerekir. Kendi gücünün hiç farkında olmayan insanlardan başlayarak örgütlenmeye kalkıştığımız takdirde çok dolambaçlı yoldan gideriz, ama gene aslında aynı yere geliriz. Grev yapabilen işçiler, işsizlerin, yani yedek sanayi ordusunun örgütlenmesinde de öncülük edebilecek olan kesimi oluşturur.

Biz varoşta örgütlenmeyecek miyiz? Örgütleneceğiz tabii ki. Lisede, üniversitede, köyde örgütlenmeyecek miyiz? Örgütleneceğiz tabii ki. Ama biz örgütlenmemizde önceliği nereye vereceğiz? Sınıfın siyasete müdahale olanaklarını yaratma hedefimize ulaşmak için hangi doğrultuda yürüyeceğiz?

Kendi özel, bilinçli çabamızı nereye yönlendireceğiz? Olanaklarımızı öncelikli olarak nerede kullanacağız? Hesabı bunun üzerinden yapmalıyız. Başka bir şeyi gözümüz görmesin gibi bir şey yok. Böyle bir toplumda yaşamıyoruz. Sadece işçilerin olduğu bir toplumda yaşamıyoruz. Zaten anlattığımız hikayenin içerisinde bu toplumda grev ve direniş yapan işçiler dediğimiz kesimin de ne kadar az olduğu görülecektir. Grev yapamayanlar ve hepten grev yapacak mercileri de olamayanlar, yani işsizler, bu toplumun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Grev ve direniş yapabilecek olanlar, işçi sınıfının belki %25’idir. Ama o bir çekirdektir, o çekirdek etrafına sarma kabiliyeti gösterebilir. Diğer herkesi etrafına sarabilecek olan başka hiçbir çekirdek yoktur.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
12 - Uluslararası yeni işbölümü Türkiye gibi ülkelere görece emek-yoğun teknolojilerin kullanıldığı dayanıklı tüketim maddelerinin ve/veya dünya çapındaki üretimin emek – yoğun aşamalarının gerçekleştirilmesi görevini vermiştir.  Buna bir de hizmet üretiminin ülke bazında örgütlenmesini ekleyebiliriz. Bu yapılanma Türkiye’de Çorlu-Çerkezköy, Gebze – İzmit, Bilecik-Bozöyük, Manisa- İzmir, Denizli, Bursa vb. sanayi havzalarının oluşmasına yol açmıştır. Bu sanayi bölgelerinin incelenmesi sonucunda hepsinin ortak bir noktası olduğunu belirleyebiliriz. Çoğunlukla birkaç yüz kişinin çalıştığı orta büyüklükte işletmelerdir bunlar. İşçi sayısının artması durumunda işletmeyi büyütmek yerine farklı lokasyonlarda başka işyerleri açılmış, böylelikle işveren vekillerinin işçileri daha kolay kontrol altına alması sağlanmıştır.

13 - Türkiye’de kapitalizmin yeni iş bölümü ve teknolojik gelişmelerle kapitalist üretim ve ilişki biçiminin ulaştığı yeni durum üzerinden, üretim ve hizmet durduğunda toplumsal yaşamı köklü bir biçimde etkileyecek önemdeki stratejik iş kollarını enerji, metalurji ve bilişim iş kolları olarak tanımlayabiliriz. Stratejik iş kolları belirlemesi, sınıf içinde ki örgütlenme faaliyetinde, bu günkü koşullarda ve sosyalizmle sınıf hareketinin birbirinden bütünüyle kopuk seyrettiği bir durumda, temel alınması gerektiği için değil, bu günden dikkatimizi vereceğimiz ve bir bilinç olarak zihnimize yerleştireceğimiz, sınıf mücadelesinin daha gelişkin safhalarında ise faaliyetimizin merkezine almamız gereken bir yönelime işaret eder. Bu gün sınıfın örgütlenmesinde önceliği işçi sınıfının nicel olarak yaygın olduğu iş kollarına ve hangi iş kolunda olursa olsun, yukarda zikredilen işçi havzalarına vermeliyiz. Bu ülkede tekstil ve gıda işkolları hala işçi niceliği en fazla olan iş kollarıdır. Bunun yanı sıra çalışan işçi sayısı bakımından ve yeni işçi çalıştırma kapasitesi yönünden değerlendirildiğinde örgütlenmede dikkate alınması gereken hizmet sektörüne dahil iş kolları da oluşmuştur. Bu konuda ilk dikkat çeken sektör “Örgütlü Perakendecilik” sektörüdür. Son 15 yılda hızla büyüyerek yaklaşık 120.000 kişinin çalışma alanı bulmasına yol açan bu sektör yakın gelecekte daha da büyüyecektir. Çalışan profili ise ağırlıklı olarak orta öğretim kurumlarından mezun olmuş, varoşlarda yaşayan gençlerden oluşmaktadır. Bu gençlerin kentli olma özlemleri vardır. Sektörde taşeron uygulamaları son derece yaygındır. Buna bağlı olarak sömürü de son derece yoğundur. Çalışma süreleri günde 12 saate kadar çıkabilmektedir. Pazar günleri hafta tatili yapmak hayaldir bu gençler için. Sadece bu olgu bile sendika üyeliğini cazip hale getirebilir. Bunun dışında ücret seviyesinin asgari ücret dolayında olması, prim adı verilen ve nasıl çalıştığı hiçbir zaman bilnmeyen bir mekanizma sayesinde bazı ek ödemelerin verilmekte olması, kısmi çalışma(part-time) ve dönemsel çalışma(temporary work) gibi yöntemlerle, çalışanların iş kanununda var olan mevcut haklarının bile gasp edildiği bu iş kolu, sendikal örgütlenme ile başlayacak bir örgütlenme çalışması için dikkate alınabilir. Öte yandan sektör halen gelişme sürecinde olduğu için piyasaya yeni şirketler gireceklerdir. Yeni giren şirketler henüz çok şubeli bir örgütlenmeye ulaşmadan nispeten kolayca gerçekleştirilecek bir örgütlenme sektördeki sendikal gelişimin önünü açacaktır.

Örgütlenme konusunda üzerinde durulması gereken bir başka kesim de “Fast Food” restoranlarında çalışanlardır. BU sektörde de varoşlarda yaşayan orta öğrenim mezunu gençler çalışmaktadırlar ve bunların da kentli olabilme özlemleri had safhadadır. Bu özlemleri sürekli olarak istismar edilmekte ve günlük 10-12 saate varan çalışmalarla veya kısmi çalışma yöntemleri ile sömürülmekte ve her türlü iş güvencesinden yoksun bir ortamda, üstelik sürekli kaza riski taşıyarak çalışmaktadırlar. Sektör çalışanlarının yaklaşık 70. 000 olduğu düşünülmektedir. Bu sektörlere 21. Yüzyılın sektörü olarak tanımlanan Lojistik (ulaştırma ve depolama), yaklaşık 350. 000 çalışanı ile Havaalanları yer hizmetleri (ground handling) yaklaşık 30.000 çalışanı ile sendikaların ilgisini bekleyen sektörler olarak göze çarpmaktadırlar. Yukarıda sayılan sektörlerde sendikalı işçi sayısının çok düşük (bazılarında 0) olması alanın ne kadar boş bırakıldığının açık bir göstergesidir.

Sendikal örgütlenme çalışmalarında, hiç sendikal çalışma yapılmamış olması, buna karşın içermiş oldukları büyük istihdam potansiyeli ve bu potansiyelin yakın gelecekte daha da büyüyecek olması, işveren örgütlerinin bulunmaması (İnşaat dışında) nedeni ile işverenlerin görece örgütsüzlüğü ve sektör dinamiklerinin örgütlenmeyi kolaylaştırıcı olanaklar sağlaması nedeni ile bu alanlara ağırlık verilebilir.


14 - Üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafyada sendikal hareket yaklaşık otuz yıldır durağan bir seyir izlemekte ve hiçbir gelişme kaydedememektedir. Sendikal hareketin bugünkü durumunu 1980 öncesi ile kıyasladığımız takdirde ise bir gerileme hatta bir çöküşten söz etmek mümkündür. Bu durum, “Sendikal hareketin Krizi” olarak yorumlamaktadır. Durum “kriz” sözcüğü ile açıklanamayacak kadar vahimdir. Bu nedenle içinde bulunulan durumu “depresyon” sözcüğü ile tanımlamak daha yerinde olacaktır. Sendikal hareketin içinde bulunduğu durumun tanımlanabilmesi için bazı göstergeler üzerinde değerlendirmeler yapılması yararlı olacaktır.
Aşağıdaki rakamlar çalışma bakanlığı verilerinden alınmıştır. 2821 sayılı yasa uyarınca sendikalı olanları kapsamaktadır.
Dönem
Toplam İşçi Sayısı    Sendikalı İşçi sayısı    Sendikalaşma Oranı(%)
Ocak 2000

4.508.529             3.086.302                   68,45
Temmuz 2009

5.398.296             3.232.679                   58,88

(Kaynak ÇSGB İstatistikleri)
Bilindiği gibi 2821 sayılı Sendikalar yasası, sendikaların TİS yapabilme yetkisini bir baraja bağlamış bulunmaktadır. Yukarıdaki rakamlardan barajı aşmamış olan sendikalardaki üye işçiler (yaklaşık 152.000)  düşüldüğünde Toplu İş Sözleşmesi yapabilen sendikalı işçi sayısının 3.080.679 olduğu ortaya çıkar ki bu da çalışma bakanlığının verilerine göre bulunan sendikalaşma oranını %57,06 mertebesine indirir.
Tablodan da anlaşılabileceği gibi yaklaşık 10 yıllık bir zaman dilimi içerisinde sendikalaşma oranı önemli ölçüde gerilemiştir. Aslında bu rakam da gerçeği yansıtmaktan uzaktır.

İnşaat, Bankacılık ve Sigortacılık, Ticaret Büro Eğitim ve Güzel Sanatlar, Kara Taşımacılığı, Sağlık, Enerji gibi bazı işkollarında ise bu oran daha da çarpıcı boyutlara ulaşmaktadır. Bu durumun anlamı son derece açıktır. İşçi sayısının arttığı, deyim yerinde ise “yıldızı parlayan” işkollarında sendikalaşma oranı düşmektedir. Bir başka anlatımla bu alanda çalışan işçiler için sendika üyeliği cazibesini yitirmiş durumdadır. Bu görünüm bir yandan mevcut sistemin propaganda araçlarının çalışması kadar sendikaların büyümeye ve yeni üye kaydetmeye yönelik stratejilerindeki başarısızlığın da bir ürünüdür.
Türkiye’de Toplu İş Sözleşmelerinin nerede ise tamamı iki yıllık bir dönem için yapılır. Dolayısı ile iki yıllık dönem incelendiğinde toplu sözleşme barajını aşmış herhangi bir sendikaya üye olan tüm işçilerin en az bir sözleşmeden yararlanmış olduklarını düşünmek mümkündür. Türkiye de sendikalı işçi sayısının 2001 yılında (Toplu İş Sözleşmesi barajını aşamayan sendikalarda bulunan yaklaşık 150.000 kişiyi de kattığımız takdirde) yaklaşık olarak 1.100.000 iken bu sayının 2007 yılında 920.000 seviyelerine inmiş olduğunu görürüz.  Aynı yıl itibarı ile çalışan sayısı 5.200.000 (Konu hakkında detaylı bilgi için bkz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2007 yılı istatistikleri ) olduğu düşünülürse Türkiye’deki gerçek sendikalaşma oranının %18 olduğunu hesaplayabiliriz. Yine bakanlık kaynaklarına dayanarak ve yine aynı önermenin ışığında bir hesap yapacak olursak bu oranın 2001 yılında  %25 olduğunu görürüz.
Yukarıdaki analiz bizlere hem sendikalı işçilerin gerçek sayısı hakkında bir fikir vermekte hem de bu sayının nasıl bir erozyona uğradığını açık bir biçimde göstermektedir.
Son yıllarda Toplu İş Sözleşmelerinin ve grev uygulamalarının başarısız olması
-Tüm çalışanların ücretlerinin düşük kalmasına
-Asgari ücretin ve kıdem tazminatı tavanı artışlarının enflasyonun altında kalmasına
- İşyerlerinde “İş Sağlığı ve Güvenliği“  uygulamalarının zaafa uğramasına
- Göstermelik de olsa mevcut bulunan “İş Güvenliği Yasası” na rağmen işten çıkartmaların artmasına
- Kısa çalışma, dönemsel çalışma uygulamalarının yaygınlaşarak çalışanların yıllar boyu vermiş oldukları mücadele sonucu elde etmiş oldukları hakların geri gitmesine
- Fazla çalışma sürelerinin kontrolsüz bir biçimde artarak bir yandan işgücünün ucuzlamasına yol açılırken, bir yandan yorgunluk nedeni ile iş kazalarına davetiye çıkartılmasına
Neden olmuştur.

15 - Sendikal hareketin depresyonu hakkında yukarıdaki açıklamaları yaptıktan sonra bunun nedenlerini incelemeye başlayabiliriz.
12 Eylül Sonrasında yapılan İş kanunundan başlayan bir dizi düzenlemelerle çalışma yaşamını düzenleyen mevzuatta önemli değişiklikler yapılmış ve yapılan bu değişiklikler sendikaların örgütlenmesinin önünde ciddi engeller oluşturmuştur. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
ü      Baraj Zorunluluğu

ü      İşletme Düzeyinde Sözleşme Zorunluluğu

ü      Sendika üyeliği ve üyelikten ayrılmanın noterlikte tasdik edilmesi zorunluluğu

ü      İşyeri temsilcilerinin atama ile işbaşına getirilmesi

ü      Arabuluculuk Kurumu

ü      Grev Oylaması

ü      Grev Kararı ve Grev Uygulama Kararı farklılığı

ü      Hükümetin grevlere müdahale etme yetkisi

Barajı aşmış olmak toplu sözleşme yapmak için gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Herhangi bir işletmede Toplu sözleşme yapabilmek ancak işletmenin tümünde çalışanların yarıdan bir fazlasının üye olması ile mümkündür. Bu durum özellikle çok şubeli (Banka,Market,İnşaat,Lojistik vb..) şirketlerde Toplu iş sözleşmesi yapılmasını engellemektedir. Coğrafi şartlar ve yerel alışkanlıklar nedeni ile her yerde örgütlenmek mümkün olamamakta veya bu mümkün olsa bile geniş bir zaman dilimine yayılmaktadır. Mevcut uygulamaya göre bir grevin gerçekleşmesi için sendikanın grev kararı almış olması yeterli değildir. İşyeri çalışanları bu kararın oylanmasını talep edebilir. Özellikle orta büyüklükteki işyerlerinde işverenin baskılarına boyun eğen işçilerin mevcudiyeti oylama sonuçlarını olumsuz etkiler mahiyettedir. İşyeri çalışanlarının (sendika üyesi olmayanlar dahil) yarıdan bir fazlasının ret oyu vermesi ile grev imkansız hale gelmekte, oylama sonuçlarının alınmasını izleyen on beş gün içerisinde sendikanın uzlaşmaya gitmesi zorunlu olmaktadır. Bu olgu gerçekleşmezse sendikanın işyerindeki yetkisi düşmektedir. Sendikalar da bu durumun bilincinde oldukları için toplu sözleşme görüşmelerinde davranışlarını bu olguyu da hesaba katarak belirlemektedirler.


16 - Mevcut düzenlemede,  sendikanın grev kararı almış olması ve üstüne grev oylamasından evet kararı çıkmış olması greve çıkılması için yeterli değildir. Sendika bir de grev uygulama kararı almalı ve hangi tarihte greve çıkacağını işverene yazılı tebligatla bildirmelidir. Bunun bir tek anlamı vardır:
“Ben grev yapacağım, tarih de belli. Sen o tarihe kadar hazırlıklarını yap, mal stoklarını uygun yerlere taşı, birkaç taşeronla anlaş grev esnasında kısıtlı da olsa üretimini devam ettir. Böyle yap ki grevin getireceği zararı minimize et.” Grev uygulama kararının alınması ve işverene tebliğ edilmesi, yukarıda ki mesajın işverene verilmesi anlamını taşımaktadır. Böyle bir grev işçilere ne kazandırabilir? Üretimden gelen güçlerini hangi ölçüde kullanabilmelerine yol açar? Buraya kadar izahına çalıştıklarımız yetmiyor grev yapılabilmesi için. Bakanlar kurulu kamu yararına olması koşulu ile grevi erteleyebiliyor.  Yani işveren ile sendika arasına girip açıkça işverenden yana tavır da koyarak grevi erteleme hakkına sahip mevcut düzenlemeye göre. Gerekçe açık: “Kamu Yararı”! Kamu yararının tanımı ise yok.  Yasa koyucu “işveren yararı” ifadesini ikame etmek için kullanmış olmalı bu terimi.
Yukarıda betimlenmeye çalışılan tablonun bir sonucu olarak işçiler örgütlerinden kopmuş ve ona güven duymaz hale gelmişlerdir. İşyerlerinde çıkan sorunların çözümü için çaba sarf etmeyen, Toplu İş Sözleşmelerinde kazanılmış hakları ileri götürmek için uğraşmayan, yeni üye kaydı, örgütlenme gibi konulara kafa yormayan sendikalar, kendi iradeleri ile sendika üyesi oldukları için işten çıkarılan işçilere de sahip çıkmamakta, onların mücadelesine ortak olmaktan adeta kaçmaktadırlar. Bu durumda işçilerin de sendika üyesi olmak için çaba sarf etmeleri anlamını yitirmekte, özellikle genç işçilerin önemli bir kısmı sendika üyesi olmamaktadır.


17 - Sendikal hareketin içinde bulunduğu durum Türkiye’deki genel ücret yapısını da etkilemektedir. Sendikaların aktif olduğu, üyeliğin cazip olduğu koşullarda ücretler belirlenirken sendikaların örgütlü olduğu işyerlerindeki seviyeler dikkate alınır. Türkiye’de böyle bir durum olmadığı için ücret belirlemeleri de işverenlerin dilediği gibi gerçekleşmekte, makro planda ise asgari ücret artışları ve kıdem tazminatı tavanı artışları olması gereken düzeyin altında kalmaktadır. Kamu Çalışanları uzun yıllardır bedeller ödeyerek sürdürdükleri mücadele sonucu sendikal haklarını elde etmişler, ancak grev ve toplu sözleşme haklarından yoksun bırakılmışlardır. Grev ve toplu sözleşme yapma hakkı olmayan bir örgütlenmenin gerçek anlamda sendika olarak nitelenmesi ise mümkün değildir. Bu sendikaların önündeki en önemli görev, demokrasi mücadelesi yanı sıra grev ve toplu sözleşme hakkını kazanma mücadelesidir. Öte yandan Fiili çalışma sürelerinin uzatılması, fazla çalışma ücreti uygulamasının nerede ise yok edilmiş olması, mevcut iş güvenliği yasasına rağmen işten atılmaların yoğunlaşması, iş sağlığı ve güvenliği konularına yeterince önem verilmediği için iş kazalarının ve bunlara bağlı olarak uzuv kaybı ve/veya ölüm vakalarının artmasının sendikal bunalımın bir sonucu olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Çalışma yaşamında görülen olumsuzlukların azalması ancak sendikal bunalımın aşılabilmesi ile mümkün olacaktır.
Bu arada bahse konu yasalarla ilgili bazı değişiklikler gündemdedir Örneğin konfederasyon üyesi olan sendikaların toplu iş sözleşmesi yapabilmeleri için barajı aşma şartının aranmayacak olması bir avantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk İş e bağlı sendikaların ilgi göstermediği bazı işkollarında (İnşaat, Perakendecilik vb..) kurulacak ve bir konfederasyona üye olacak sendikalar örgütledikleri her işletme için toplu sözleşme yapma yetkisine sahip olacaklardır. Bu durumda ilerici niteliğe sahip bağımsız sendikaların DİSK bünyesine katılmaları büyük bir önem taşımaktadır.

18 - Bununla da bitmiyor Nerede ise tüm işletmelerde Toplam kalite felsefesi, Japon Yönetim Sistemi, Kalite Çemberleri vb. uygulamalar egemen olmuş durumdadır. Bu uygulamalarla işgücü yönetiliyor ve yine bu uygulamalar üzerinden işyeri çalışanlarının yarattığı örgütlenmelerle sendikalara alternatifler geliştiriliyor. “Çağdaş İnsan Kaynakları Yönetimi” adı altında;  çalışma saatleri, yıllık ücretli izinler, ara dinlenmeleri, mazeret izinleri vb. konularda onaya dayalı bir esneklik sistemi getirilmiş bulunuyor. Bütün bunlar elbette “sermayenin kar oranlarını arttırabilmek ve gerçekleştirdiği ürünlerin Pazar payını arttırmaya yönelik” bir amaç olarak kullanılıyor.
Onaya dayalı esneklik, çalışanları kolektif bilinçten uzaklaştırıyor ve bireysel hareket etmenin faziletleri ön plana çıkıyor. Yaratılan bu tablo günümüz işçi sınıfının niteliklerini de belirliyor şöyle ki:
-          Esnek çalışma, evden çalışma, kısmi çalışma vb. yöntemler düzenli çalışmanın yerini aldıkça bu tarz çalışanların sayısı hızla artmakta ve bu yöntemlerle çalışanlarda kolektif hareket bilinci zayıflamaktadır.

-          Türkiye gibi ülkelerde yaygınlaştırılan taşeron uygulamaları, mevcut yasal düzenlemeleri de zorlayarak, kendine yer edinmekte, bunun bir sonucu olarak da özellikle hizmet alanında çalışanlar iş güvenliğine ilişkin en küçük haktan yoksun bir biçimde geçici, mevsimlik vb. adlar altında çalışma hayatlarını sürdürmektedirler.

-          Yukarıda izahına çalışılan durum cinsiyet ve etnik kökene dayalı sömürülmeyi bir kat daha arttırıyor. Çocukların, Kadınların ve Kürt kökenli emekçilerin üzerindeki sömürü halkası daha da yoğunlaşıyor.

-          Köyden kente göçün yanı sıra Kürt savaşı nedeniyle zorunlu göç olgusuyla birlikte özellikle büyük kentlerin varoşlarında ne iş yaptığı pek de belli olmayan yarı işsiz yığınlar yoğunlaşmış bulunmaktadır. Devletin ekonomideki rolünün değişmesine bağlı olarak, yakın bir geçmişe kadar adlarına “devlet memuru” denilen kamu işçileri, hızla eski konumlarından ayrılıp yukarıda tanımlanmaya çalışılan işçi kitlelerinin arasında kendilerine uygun olan bölümde yer alıyorlar. Bu durum esasen yaygın olan işsizlik nedeni ile çalışanlar arasında yaratılmış olan rekabetin artmasına da yol açıyor. Aynı zamanda bu durum işsizlik korkusunun yaygınlaşmasına ve enformel sektörün güçlenmesine de yardımcı oluyor.

Bütün bu verilerin ışığı altında bir değerlendirme yaptığımız takdirde şöyle bir profil elde ediyoruz:
-          Nitelikleri itibarı ile diğerlerinden ayrılmış kendine güveni tam, yüksek kazanç elde etme olanaklarına sahip bir azınlık. (Sertifikalı Kaynakçılar,Sanayi Dalgıçları, UT ve NDT uzmanları,  vb..)

-          Teknolojik gelişmeler karşısında uzmanlıkları anlamını yitirmiş veya hiçbir uzmanlığa sahip olamamış diğerleri

Her iki kesimin de ortak özellikleri var elbette bunları da şöyle sıralayabiliriz:
-          İşyerine bağımlılığı zayıf (İşten atılma korkusu veya sık sık işyeri değiştirme alışkanlığı nedeni ile)

-          Sınıfsal bağları gevşek

-          Esnek çalışma adı verilen çalışma düzensizliğine alışkın

-          Kolektif hareket bilinci zayıf

-          Dağınık ve düzensiz.

Böyle bir profile sahip işçiler arasında sendikal örgütlenmenin pek de kolay olmayacağı açıkça görülüyor. Ancak neoliberal politikaların iflasıyla birlikte ortaya çıkan kapitalizmin dünya ölçekli krizi koşullarında, işçi sınıfı içinde her düzeyde örgütlenmenin olanakları da artmış bulunuyor.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

19 -  Sosyalist Partinin bütün il örgütleri, işçi sınıfı içinde örgütlenme anlayışımızın gereği olarak belirlenmiş fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde parti komiteleri oluşturmayı önlerine temel örgütsel görev olarak koymalıdırlar. Partinin temel örgütleri bunlardır. Bu örgütler oluşmaksızın partiyi sosyalist bir politik güç haline getirmek olanaksızdır. Esasen parti bu temel örgütlerin toplamından oluşmalıdır. Devrimci bir mücadele örgütü oluşturma perspektifine sahip olan bir örgütün en temel örgütlenme görevi ve hedefi bu olmalıdır.  Parti ister gizli ister açık olsun, üyelerinin içinde yer aldıkları, esas olarak işçilerden oluşan temel örgütleri ve devrimcilerin örgütlerinden oluşur. Bunun dışında doğrudan partiye bağlı ve onun yönlendirmesi altında faaliyet gösteren ve parti talimatlarına uyacak ölçüde partiye bağlı sempatizanlardan oluşan örgütlerle, partiye bağlı olmayıp partiyle işbirliği yapmayı kabul etmiş sempatizan örgütler ve parti faaliyetlerine yardımcı olan belli bir örgüt içerisinde yer almayan bireyler de bulunur. Parti, bunların tümünü harekete geçirerek toplum içerisinde etkili bir güç olarak ortaya çıkabilir.

20 - Sosyalistler kendilerinin belirledikleri değil,  esas olarak burjuvazinin belirlediği bir dünyada mücadele verirler.  Bu mücadele başarıya ulaşabilmek için ustalığı da gerektirir. Tümüyle siyasal mücadelenin acemisi insanlarla usta bir burjuva cephesine karşı mücadele vermek olanaklı değildir. Bunun için proletaryanın partisi siyasal mücadelenin değişik ihtiyaçlarına göre ustalaşmış devrimcileri, profesyonelleri, yetiştirmek ve mücadelenin hizmetinde doğru bir biçimde konumlandırmak zorundadır. Burjuvazi toplumdaki egemenliğini sürdürebilmek için sadece zora başvurmaz. Zor kullanma tekelini elinde bulundurmaya devam ederken iktidarını istikrarlı kılabilmek için kendinden önce gelen tüm egemen sınıflar gibi toplumda ideolik hegemonya yoluyla bir konsensüs (onay) yaratarak iktidarını güvence altına alır. Bu istikrarı gerçekleştirebilmek çağdaş dünyada yaygınlık kazanmış olan değerleri göz ardı ederek olanaklı değildir. Dolaysıyla da sistem kendi istikrarının bir zorunluluğu olarak taleplerin dile getirilmesi, yani düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü prensip olarak kabul etmek zorunda kalır. Bu sistemin açık kapısıdır ve bu kapıdan proletarya da kendi taleplerini ortaya koymak ve bunları sisteme kabul ettirebilmek için olanaklar elde eder. Elbette bu açık kapının sistemi tehdit edecek gelişmelere yol açtığı durumda kapatılma olanakları vardır, ama mutlak değildir. Burada sistem kendi meşruiyetini tartışılır hale getirir ve toplumsal onayı kaybetme riskiyle yüz yüze gelir. Kendisinin koyduğu kuralları bizzatihi kendisinin ihlal etmesi başkalarına da aynı meşruiyeti kazandırır.

Partinin açık alanda en geniş kitlelere ulaşması, mümkün olan en büyük üye sayısına ulaşması çabası, onun örgütlenmesinin temelini fabrika ve iş yerlerinde konumlandırmasını göz ardı etmez. Bu partinin sınıf karakterinin korunabilmesinin ve sınıf tarafından denetim altında tutulabilmesinin biricik yoludur.  Özet olarak, Leninist parti prensiplerinin, gizlilik kuralı hariç olmak üzere, tümü açık partiye de uygulanmak durumundadır. Bunun yapılmadığı durumda, devrimci bir örgütün ortaya çıkması olanaklı olmadığı gibi, partinin özel imkanlarla donanmış bir kesimin egemenliği altına girmesinin de önüne geçmek olanaklı olamaz. Gizlilik koşullarında ise, partideki her ilişki biçimi buna uydurulmak zorundadır. Gizlilik kurallarına uymak demek, açıklık koşullarında yapılanın tam tersini yapmak değil, bunların gizlilik koşulları altında, gizliliği ihlal etmeden nasıl uygulanacağının yöntemlerini bulmak demektir. Yasa dışı bir partiyi doğru tanımlamanın yolu da tanımladığımız türden bir açık partinin tanımlanmasından geçer. Temel farklılık, her şeyin gizlilik koşullarına uyarlanmasındadır.

Kapitalizmin yaşayabilmesi için artı değer şart. Artı değer sadece emek üzerinden elde edilebilir. Yani kapitalizm için işçi sınıfı şart. Kapitalizm yaşadıkça, geliştikçe, işçi sınıfı da yaşayacak ve gelişecek. Kapitalizmin ölümü ise kendi yetiştirdiği bu sınıfın elinden olacak. Er ya da geç, bu kaçınılmaz bir son!



-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Kararlar:

1-      Sosyalist Parti, kapitalizmin üretim sürecinde kullandığı yeni teknolojilerle birlikte işçi sınıfının dağıldığı, sanayi işçisinin yok olma sürecine girdiği, işçi sınıfının devrimci misyonunu yitirdiği yönündeki düşünceleri, ya burjuvazinin neoliberal politikalarına meşruiyet zemini sağlamak için üretilen manipülasyonel düşünceler ya da neoliberal ideolojik saldırının sol içinde yarattığı etkinin bir sonucu olarak ortaya atılan bilimsel olmayan ve gerçeklikli ilgisi bulunmayan düşünceler olarak görür ve bu düşüncelere karşı ideolojik mücadeleyi sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak kararlılıkla sürdürür.
2-      Sosyalist Parti, üretici güçlerin gelişmesinin ve üretimde kullanılan yeni tekniklerin işçi sınıfının bileşiminde ve niteliğinde yarattığı değişikliklerin, işçi sınıfını devrimci bir sınıf olmaktan uzaklaştırmak bir yana, artan sayısı ve niteliğiyle işçi sınıfının bu yöndeki tarihsel misyonunu daha da pekiştirdiğinin altını çizer ve bunun bilinciyle, sınıfın siyasete müdahale olanaklarını yaratma görevini önüne en temel görev olarak koyar.
3-      Sosyalist Parti, kapitalist üretim ilişkilerinin günümüz Türkiye’sinde ulaştığı düzey ve bu düzey içinde çeşitli iş kollarının sınıf mücadelesi yönünden taşıdığı öneme bağlı olarak Enerji, metalurji ve bilişim iş kollarını stratejik iş kolları olarak belirler. Bu belirleme, bu günkü koşullarda ve sosyalizmle sınıf hareketinin birbirinden bütünüyle kopuk seyrettiği bir durumda, sınıf içinde ki örgütlenme faaliyetinde temel alınması gerektiği için değil, bu günden dikkatimizi vereceğimiz ve bir bilinç olarak zihnimize yerleştireceğimiz, sınıf mücadelesinin daha gelişkin safhalarında ise faaliyetimizin merkezine almamız gereken bir yönelime işaret eder. Bu gün sınıfın örgütlenmesinde önceliği, grev ve direniş yapabilme kapasitesi olan, işçi sınıfının nicel olarak yaygın olduğu iş kollarına ve hangi iş kolunda olursa olsun, Çorlu-Çerkezköy, Gebze – İzmit, Bilecik-Bozöyük, Manisa- İzmir, Denizli, Bursa vb. sanayi havzalarına vermeliyiz.
4-      Sosyalist Parti, sınıf içinde hiçbir parti örgütünün olmadığı var olan işçi üyelerinin ise organlı bir faaliyet içinde bulunmadığı mevcut durumda, merkezi örgütlenme bürosunun, diğer örgütsel görevler unutulmadan, esas ve temel örgütlenme görevinin sınıf içinde örgütlenme görevi olduğunu belirler. Bu büro içinde görev yapacak üyelerini bu faaliyet için uygun üyelerden oluşturur.  Partinin merkezi organları, merkezi örgütlenme bürosu üzerinden, işçi havzalarında örgütlenme çalışması yürütmek için olanak yaratmayı, gerekli kadroları bu çalışma için istihdam etmeyi önlerine öncelikli görev olarak koyar.
5 -  Sosyalist Parti İl Örgütleri, en temel görevimizin sınıfın siyasete müdahalesinin olanaklarını yaratmak olduğunun bilinciyle, örgütlenme faaliyetlerini bu temel göreve bağlı olarak yürütürler. Belirleyecekleri iş kolu, fabrika veya iş yerlerinin örgütlenmesi için yürütülecek faaliyetin gereklerine uygun üyelerden geçici fabrika veya işyeri komiteleri oluştururlar. Bir iş kolunun değişik birimlerinde çalışan işçi üyeler varsa komite kolları tarzında bir örgütlenmeye de gidebilirler. Bu organların temel görevi, önlerine örgütlemek için hedef olarak koydukları fabrika ya da işyerinde çalışan işçilerden üye kazanarak fabrika veya işyeri komitesi kurmak olmalıdır. Oluşturulan bu komiteler aynı zamanda hedefledikleri fabrika ya da işyerinde çalışan işçilerin çoğunluğunun yaşadığı mahallede, mahalle komitesi yoksa bu görevi de üstlenmelidirler. Mahalle komitesi varsa çalışmalarını bu komiteyle koordineli olarak yürütmelidirler.

6 - Fabrika ve işyerlerinde oluşturulan komitelerin raporları, il örgütleri raporlarıyla birlikte MYK’na gönderilmeli, PM ve MYK raporları da bu komitelere iletilmelidir. Bu komitelerle merkezi organlar doğrudan ilişki içinde olmalıdır. Aynı işleyiş, il örgütlerinin kendi örgütsel zeminlerinin de esasını oluşturmalıdır. Temel örgütler oluşturulurken ve temel örgütlerin faaliyeti sırasında, partinin politik çizgisi ve güncel politik görevlerimiz üzerinden bir faaliyet yürütülmelidir. Bu atlanırsa oluşturulacak örgütler ve kurulan ilişkiler bir “yığın” olmaktan öte anlam taşımayacaktır. Parti, faaliyetini tüm toplumsal alanlara yayıp günlük hayatı devrimci bir biçimde dönüştürmek amacıyla işçi sınıfının ekonomik örgütlenmesinin yanında başka türdün örgütlenmelerin de hayat bulmasını sağlar.  İşçi sınıfından başka emekçi kesimlerin kendi hayat alanlarındaki çelişkilere çözüm bulmak bu çelişkilerin genel politik mücadeleye bağlanması suretiyle çözümlerinin bütünlük kazanması ve işçi sınıfı mücadelesiyle ortaklık içerisine girebilmesi için oluşturulan örgütlerle işbirliği, işçi sınıfının öncülüğünün de bir gereğini oluşturur.

7 - Sosyalist Parti, işçi sınıfı içinde yalnızca sendikal bir örgütlenmeyle yetinmez, esas olarak politik bir örgütlenme faaliyeti sürdürür. Sınıfın günlük ekonomik talepleri uğruna sürdürdüğü mücadeleyi desteklerken, “toplumun tüm kesimlerinin devlet ve hükümetle ve birbiriyle olan ilişki ve çelişkileri üzerinden” politik bir örgütlenme faaliyeti yürütür. İşçi sınıfının günlük taleplerine kadar daraltılan bir faaliyet üzerinden bir güç olunsa da, bu sosyalist politik bir güç olunduğu anlamına gelmez.  Bu tarzla ve anlayışla toplumdaki diğer çelişkiler ve politik gelişmeler görmezlikten gelinerek ekonomizmin batağına sürüklenilir.  Sosyalist Parti, temel görev olarak belirlediği işçi sınıfının örgütlenmesi ve sınıf içinde faaliyet ile güncel politik görevlerin birlikte yürütüldüğü bir politik hattı ve o hatta uygun olarak yürütülen politik mücadeleyi bir zorunluluk olarak görür. Bu görevlerin birbirinin yerine ikame edilmesine ya da birbirinin karşıtıymış gibi gösterilmesine karşı tutum alır.  Ancak demokrasi mücadelesinin başarısının dahi, işçi sınıfı için de sistemli ve planlı olarak sürdürülen politik ve örgütsel bir faaliyetle, işçi sınıfının siyasete müdahil olmasıyla oluşacak sosyalist politik bir gücün ortaya çıkarılmasıyla sağlanacağına inanır ve kendisini bunun gereklerini yerine getirmekle yükümlü görür.

8 -  İşçi sınıfı içinde örgütlenme ve politik faaliyetin temel araçlarından birisi,  partimizin önüne temel görev olarak koyduğu bu görevin gereklerine uygun bir yayındır. Parti yayını olmasa da çıkarılan Kurtuluş gazetesi, politik anlamda bir fonksiyona sahiptir. Ancak bu görev doğrultusunda bir işleve sahip değildir. Parti olanaksızlık içinde olsa bile verili olanaklarını bu mahiyetli bir yayın çıkarma öncelikli kullanmamıştır. Kurtuluş gazetesi yerine getirmeye çalıştığı fonksiyonla çıkarılmaya devam etse dahi, eski “İşçi Dünyası” benzeri sınıf çalışmasında işlevli olacak bir gazetenin çıkarılması gerekli hale gelmiştir. Kongre, gazetenin çıkarılmasını karar altına alarak, bu görevin yerine getirilmesi için Parti Meclisini sorumlu kılar. Kongreden 2 ay sonra, olanaklarını ve alt yapısını oluşturarak, oluşturacağı Yayın Kurulu üzerinden gazetenin çıkarılmasını PM’nin önüne bir görev olarak koyar.

9 – Komünist parti geleneklerinde olduğu gibi bizim geleneğimizde de, ihtiyaç duyulan bir çok örgütsel biçimden biriside fraksiyon örgütlenmesidir. Bu örgütlenme daha çok partiyle doğrudan organik ilişki içinde olmayan, ama partinin içinde üyeleri aracılığıyla çalışma yürüttüğü ve ideolojik- politik anlamda etkili olmaya çalıştığı sendika, kitle örgütü, oda ve derneklerdeki parti üyeleri ve partinin o alandaki politikalarını benimseyen parti yandaşlarının birlikte oluşturdukları bir örgütlenmedir. Bu örgütler, bir yönüyle partiye yarı bağımlı örgütlerdir. Bizim geleneğimizde Devrimci Demokratik Birlik, önce öğretmen hareketi içinde, sonrada devlet tarafından işçi statüsünde görülmeyen tüm kamu çalışanlarının ekonomik-demokratik örgütlenmeleri içinde yer alan hareketin yandaşlarını kapsayacak şekilde oluşturulan bir fraksiyon örgütüdür. Partimiz bu kesimler içinde yine DDB adıyla faaliyet yürütmektedir. DDB içinde parti üyesi olmayan arkadaşlarda bulunmaktadır. DDB, içinde yer alanların eşit haklı katılımıyla karar alır. Alınan kararlar Partinin temel yönelimlerine ve ilkelerine aykırı mahiyette olmadıkça herhangi bir problem yoktur. Tersi bir durumda ise DDB içindeki parti üyeleri parti görüşü doğrultusunda davranmakla yükümlüdür. Tabi parti görüşlerini doğru bulmayan parti üyeleri kendi görüşleri istikametinde davranış sergilemekte özgürdür. Böylesi bir durumun ele alınıp tartışılarak sonuçlandırılacağı yer ise parti zeminleridir. Partili olmayan DDB üyelerinin alınan kararları benimsemeyerek kendi düşünceleri doğrultusunda davranış hakkı olduğu gibi, partinin de DDB çoğunluğu tarafından alınan kararları ilkesel olarak doğru bulmadığı durumlarda kendi düşüncelerini kamuoyuna ilan etme hakkı vardır. Çünkü fraksiyon örgütleri ilişkili oldukları politik yapılar üzerinden değerlendirilir. Kongre, DDB işleyişini ve faaliyet özerkliğini yukarda tarif edilen karşılıklı hak ve hukuk çerçevesinde karar altına alır.