POLİTİK VE ÖRGÜTSEL DURUM RAPORU
Değerli yoldaşlar,
İşçilerin Sosyalist Partisi, kısa adıyla Sosyalist Parti, 1. olağan Konferans-Kongresini kuruluşundan 1 yıl sonra gerçekleştiriyor. Sosyalist Parti, ne yazık ki son 20 yıldır tartışma gündemimizde olan sosyalist hareketin yeniden yapılanması ve birliği perspektifiyle pratikte yaşanılan olumsuz birlik deneylerinin dersleri üzerinden ulaşılan bir birliğin ifadesi olarak kurulmadı.
Sosyalist Parti, yaşanılan olumsuz birlik deneylerinin özeleştirel değerlendirmesini yaparak, sosyalist hareketin yeniden yapılanması ve birliği perspektifini baş aşağı durumdan kurtarıp gerçek mahiyetine kavuşturmak isteyen sosyalistler tarafından kuruldu. Sosyalist partiyi kuranlar, son 20 yılın birlik girişimleri ve partileri pratiğinden çıkarılan derslerle, 21. yy sosyalizmini seçenek haline getirecek komünist bir programı oluşturma ve bu programın öznesi işçi sınıfını siyaset sahnesine çekme faaliyetini önüne temel görev olarak koyan sosyalistlerin bir araya gelerek bir parti kurmasını çok isterlerdi. Ancak ne bizim içinden çıkıp geldiğimiz özgün durum ne de sosyalist hareketin vaziyeti kısa erimde böyle bir oluşumun ortaya çıkarılmasına elverişli değildi. Nitekim daha sonraki Sosyalist Koordinasyon Girişimi bu yöndeki değerlendirmemizin haklılığını ortaya çıkardı. Sosyalist Parti, yukarıdaki perspektif ve görevlerin bilinciyle kendisini bir ”Geçiş Partisi” olarak tarifledi. Sosyalist Parti, bu görevlerin zemini oluşunca başkalarıyla birlikte yerine getirilmesini beklemek yerine, bir taraftan sosyalist demokrasi anlayışıyla bu görevler temelinde yeniden yapılanma girişimlerini sürdürürken ve sürdürmeye devam edecekken, diğer taraftan bu görevlerin şimdiden yerine getirilmesini kendi önüne en temel görev olarak koydu. Varoluş iddiasını böyle oluşturdu.
Değerli yoldaşlar,
Sosyalist Parti, sosyalist hareket içinde birçok bakımdan taşıdığı özgünlüğü ideallerinin oluşturduğu değerlere bağlılık ve ilkelerinde samimi oluşuyla da gösterdi. Sosyalist demokratik toplum tasavvurunun ilişki biçimleri ve değerlerini, bu günden kendi örgütsel işleyişlerinde ve ilişkilerinde yaşatma kararlılığında olmayanlar, tasavvur ettikleri toplumu oluşturma imkanına hiçbir zaman sahip olamazlar. Ezilenlerin mağduriyetine, her ne sebeple olursa olsun, sessiz kalanlar, ezilenlerin mağduriyetlerini pekiştiren istismar biçimlerini, ilkeleri bir kenara atarak, egemen olanın lehine yorumlayıp bu mağduriyeti da ha da artıranlar bizim yol arkadaşlarımız olamazdı; Sosyalist parti, ilkelere ve değerlere sahip çıkanların bir araya gelerek oluşturdukları yol arkadaşlığı iradesinin, bütün olanaksızlıklara, manipülasyonlara, spekülasyonlara ve dezenformasyonlara rağmen kararlılıkla oluşturduğu bir partidir.
POLİTİK DURUM
Bir paradigma değişimi: Neoliberalizm bitti, tek seçenek sosyalizm!
Değerli yoldaşlar,
ABD dünyaya nizam vermeye kalkışırken kendisi içeride bir çöküntü ile yüz yüze geldi. 2008’in Eylül ayı tüm dünya burjuvazisinin geleceğe endişeyle baktığı bir dönemin başlangıcı oldu. 30 yıldan fazla bir zamandır ki, dünya üzerinde hüküm süren neoliberalizm denilen vahşi kapitalizm dönemine, içine sürüklenilen mali kriz dolaysıyla bir nokta konulması zorunluluk haline gelmişti. Neoliberal politikalar dönemi burjuvazi açısından öylesine büyük bir başarı dönemi olarak görülmüştü ki, sonunun gelebileceğini belki de akıllarından bile geçirmemişlerdi. Bu dönemde kapitalizm nihai zaferini ilan etmiş, kapitalizmin ebedileşmesi anlamında tarihin sonunu getirmiş, sosyalizmi dünya sahnesinden bir daha geri gelmemek üzere kovmakta olduğuna cümle alemi inandırmaya başlamış, piyasanın sihirli elinin her türlü devlet müdahalesini zararlı faaliyet babından sahneden uzaklaştırdığı, dünya ekonomisinin yeni bir işbölümü içerisinde uyumlulaştırıldığı yalanı küreselleşme adı altında zihinlere nakşedilmeye çalışılmıştı.
Tam başarıdan başarıya koşulmakta olduğuna inancın kesinleşecek gibi göründüğü bir anda dünya kapitalizminin kabeleri depreme tutulmuş çürük binalar gibi sarsılmaya ve çökme işaretleri vermeye başlamıştı. Önce, Titanic’in batacağına inanmak istemeyenlerin güvenli edasıyla bir kaç banka piyasanın sihirli eline teslim edildi. Ama geminin yarısının çoktan su aldığının işareti gibi ABD’nin en büyük reassürans kurumu batma noktasına gelince burjuvazinin o güvenli, yukardan atan havası sönüverdi ve “devlet müdahalesi olmazsa mahf oluruz” yakarışları sermaye dünyasını teslim aldı.
Bu birilerinin diğerlerine yer açmak için battığı ve çöküşü yeni bir yükselme döneminin izlediği herhangi bir ekonomik kriz değildi. Bu aynı zamanda burjuvazinin adım adım kurduğu dünya çapındaki ideolojik hegemonyanın da yıkıma sürüklendiği, 2. Paylaşım savaşına neden olacak olan 1929 krizi ile mukayese edilecek çaptaki büyük bir felaketti.
Aslında ABD ekonomisi 2000li yılların öncesi ve başında da ciddi bir mali krizle yüz yüzeydi. Bu kritik duruma petrol üreten ülkelerden gelen bir dokunuş tam bir çöküşün başlangıcı olma sinyalleri veriyordu. Saddam’ın petrolü artık Dolar ile fiyatlandırmayacağı ve Irak’ın menkul servetlerinin Dolar yerine Euro’ya dönüştürüleceğini ilan etmesi, bu durumu tetikleme görevini gördü. Başlayan süreç başka ülkeleri de içine alarak ilerlemeye başlayınca ABD’nin Afganistan İşgalini, başarısız Venezualla darbesi ve Irak’ın işgali izledi. Böylece gelişen mali kriz zor yoluyla ertelendi; ama ancak beş yıl! 2008’in Eylül ayı önceden haberi verilen krizin patladığı tarih oldu. Kriz sadece ABD’nin saldırgan politikalarının mahkumiyeti değil aynı zamanda 30 yıldan fazla zamandır sürmekte olan Neoliberalizm egemenliğinin de iflası anlamına gelmekteydi.
Kriz öylesine derindi ki, ABD, tarihinin en akıl almaz işlerinden birine başvurarak elli yıl önce köpeklerle eş tuttuğu siyahlardan birini devletin başına geçirmekte tereddüt etmedi. ABD imajının yenilenmesi, yeni politikalara yönelinmesi ancak böylesine radikal bir başlangıçla mümkün olabilecekti. Ne var ki içine saplanılan bataklık öylesine derindi ki, bir çırpıda içinden çıkmak mümkün değildi. Afganistan’dan hemen çıkılsa Taliban bir kaç ay içerisinde iktidarı geri alacak görünmekteydi. Irak’tan çıkmak ise daha beter bir durumun oluşmasına yol açabilirdi.
Kapitalist ekonomi kendisini sürekli krizlerle yeniden üretir. Derin çöküşlere gitmeden resesyon denilen piyasa gerilemeleri ortalama olarak her beş yılda bir tekrarlanır. Kiminin yıkımı kiminin hayat bulması olarak bir döngü sürer gider. İçinde bulunduğumuz yıllarda ABD ekonomisinin durgunlukla enflasyonun bir arada gittiği ve resesyona ilerlediği kabul edilmekteydi. Konut sektöründen ürediği kabul edilen mali krizin bu resesyonla çakışması, 1929 türü bir krize ilerlenebileceği ve tabi ona göre çok daha büyük bir ekonomi söz konusu olduğundan, ne kadar yüksekten düşülürse o kadar büyük zararlara uğranılacağı gerçeğinin ifade ettiği gibi, daha büyük yıkımların beklenmesi gerektiği tahminleri yapılmaktaydı. Globalizm sermayenin en serbest dolaşımıydı, ama krizin de en serbest dolaşımını peşinden sürükledi. ABD’deki banka iflaslarını takip eden tüm dünyadaki borsa düşüşleri, krizin etkilerinin mali sektörün dışına taşma habercisinden başka bir şey değildi.
Mortgage alanında ortaya çıkan bu mali kriz zaten tecrit edilmiş bir olay değildi ve ciddi iktisatçılar, bu meselenin halline yönelik maliyetin çapının 5 trilyon Dolarlık bir bütçeyi gerektirdiğini hesaplamaktaydılar. Böylesine bir bütçe ise ABD’nin de çapını aşan, dünya çapında ortak bir bütçe ile karşılanabilecek bir meblağı oluşturmaktaydı
Eğer ABD hazinesi vergilerden derlenen 850 milyar Doları hükümetin emrine vermemiş olsaydı, 1929 benzeri bir yıkımı yaşamak kaçınılmaz olacaktı. İşte bu noktada örgütlü bir işçi sınıfı halka ait olan servetin burjuvalara peşkeş çekilmesi yerine krizi kolektivizme dayanarak aşmak yoluna gitmek üzere iktidara el koyabilecekti. Kapitalizmin sonu ancak böyle bir dolayımla gelir. Krizin varlığında ortaya çıkan sorunsal kapitalizmin bir kalp krizi yaşamış gibi ölmesi değil, şimdiye değin kurulmuş olan ideolojik hegemonyanın kırılmasıdır. SSCB’nin çöküşüyle de beslenmiş olan kapitalizmin, rekabetin, bireysel girişimin, serbest pazarın geliştirici ve iyileştirici olduğu iddiaları kapitalizmin içine sürüklendiği en son krizle birlikte yerle bir olmuştur.
Yıllarca çalışanları rekabetin, serbest piyasanın üstünlüğü ve “piyasanın sihirli eli” yalanlarıyla aldatanların bu hayal oyunu, krizle birlikte kendi iddiaları temelinde yıkıldı.Lenin’in “bir sistem kendisini vurup devirecek bir güçle karşı karşıya gelmediği müddetçe, çürüse de kendisini var etmeye devam eder” belirlemesi, aslında tersinden de bir başka gerçeği anlatmaktadır. Çürüyen bir sistemin kendiliğinden yıkımını beklemek yerine, onu vurup devirecek ve yerine yeni bir dünyayı kurmaya öncülük edecek gücü yaratmak gerekmektedir. Siyasal ve onu izleyecek bir sosyal devrim ancak böyle hayat bulabilir.
Kapitalizmin “sosyalizm” karşısında gösterdiği başarıların sonucu olarak uzun zamandır artık proletaryanın sisteme müdahale imkanlarının kalmadığı, kapitalizmin, dolaysıyla da işçi sınıfının da değiştiği ve artık tarihin akışının farklı olmak zorunda olduğu, bu anlamdaki tarihin, yani tarihsel dönüşümlerin, devrimlerin sonunun geldiği iddialarının kimi eski sosyalistleri de etkisi altına aldığı bir dönemi yaşadık. Fakat tarih Karl Marks’ın haklı olduğunu, bir kere daha papazlara bile itiraf ettirecek bir biçimde kanıtladı.
Bu nokta, zahiri ideolojik yenilgimizin artık kesin olarak dönüm noktasını oluşturmaktadır. Dünya oligarşisinin bütün iddialarını bir yana koyarak devlet müdahalesine başvurması, esasında bu korkunun ifadesinden başka bir şey değildir. Yoksa krizler kapitalizmin ayrılmaz parçalarını oluşturur ve bir anlamda da kendisini yeniden üretmesinin bir yoludur. Pazarın yeniden paylaşımı, sermayenin merkezileşmesi ve tekelciliğin dünyaya egemen olması, bu kriz denen doğal selleksiyon sayesinde gerçekleşmiştir. Ama yaşanan tarihsel deneyim dünya oligarşisini şu anda her ne pahasına olursa olsun, sonradan hangi faturalar ödenecek olursa olsun mevcut krizi yavaşlatmak, zamana yaymak ve işçi sınıfının karşı tepkisinin gelişmesini önlemeye yönelik tedbirler almak için yarı gönüllü de olsa işbirliği yapmaya zorlamaktadır.
Devletin ekonomiden elini çekmesini savunan neoliberalizmin nasıl bir talan sistemi olduğunu, ABD ve AB hükümetlerinin kriz nedeniyle aldığı kararlar ortaya koymuştur: Devletin elinde ne varsa özel sermayeye devrederken, sosyal devlet harcamalarını kesmeyi de devletin ekonomiden elini çekmesi olarak kabul ettirmişlerdi. Şimdi sermaye kurumları iflasa sürüklenirken bunu devletin ve dolaysıyla toplumun tümümün üstlenmesini istemektedirler. Neoliberalizm denilen talan düzeninin tek tarifi vardır: Karlar kapitalistlerin kasalarına, zararlar çalışanların ceplerinden! Artık çekingen, savunmacı “başka bir dünya mümkündür!” şiarını bir yana koyup, sözümüzü doğrudan söylemek üzere Neoliberalizm bitti, tek seçenek sosyalizm! Şiarını güvenle atabiliriz. Sosyalizme de savunma değil saldırı yakışırdı!
Değerli yoldaşlar,
Krizin Türkiye’ye yansıyıp yansımayacağı üzerine tartışmalar sürerken bu yansımanın kaçınılmaz olduğu haberini yine burjuvazinin kimi kurumları verdiler. Daha krizin başında AB’ye yapılan ihracatın ciddi ölçülerde azaldığı ortaya çıktı. Zaten başka türlüsünün mümkün olması da beklenemezdi.
TC’nin ABD emperyalizmiyle geliştirmiş olduğu bağımlılık ilişkileri ise her adımda başına yeni dertlerin sarılmasına neden oluyor. Kürt ve Kıbrıs meseleleriyle yaratılan açmazlar, iki yeni öğeyle de iyice keskinleşti. ABD’nin İran ve Kafkaslara ilişkin politikaları Türkiye açısından yeni problem kaynakları olarak sahnenin önüne geldiler. Krizin boyutları bu dertlerin de ne şekil alacağını belirleyecek. ABD’yi saran mali kriz hızla genel bir dünya kapitalist krizine dönüştü. ABD’nin kriz içerisine sürüklenmiş olması saldırganlığına sınır getirebilir düşüncesini uyandırsa da bütün savaşların esasında krizlerin silahla çözümü olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Krizler bir yandan emperyalizmi güçten düşürürken, diğer yandan da saldırganlığını artırır. Dolaysıyla ABD’nin TC’nin önüne koyduğu görevlerden kriz dolaysıyla kurtulacağını sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine ABD, krize çözüm olarak bu görevlerin yerine gelmesini daha fazla istemektedir. Yeteri kadar yenilgi almadan, iyice dizlerinin üstüne çökmeden, ABD’nin bir dönemin bittiğini kabul etmesi ve onun gerektirdiği faturayı ödemeye hazır olması olanaklı değildir.
Krizin girdabına düşmüş bir Türkiye de sınıflar arası çelişkiler daha da şiddetli hale gelecektir. AKP-TSK-TÜSİAD ilişkilerinin kriz koşullarında bugünkünden daha da şiddetli olacağına kuşku yoktur. Sınıf mücadelesinin düşük bir profilde sürüyor olması, sosyalizmin tarihinin geçmiş olduğuna ilişkin önyargının hala devam ediyor olması, aralarındaki çıkar çatışmalarını endişeye mahal vermeksizin sürdürmelerine katkılı olacaktır. Krizin yaratacağı yeni durumun, artık AKP’nin her şeyin iyi gittiğine ilişkin nutuklarının anlamsız hale gelmesini sağlayacağına kuşku duymamak gerekir. Son yıllarda tamamen yabancı sermaye girişi ve dış açık sayesinde sağlanmış olan istihdam üretmeyen büyüme, mali krizin reel sektörü de içine almasıyla birlikte iflaslar, işten çıkarmalar ve pahalılıkla taçlanacaktır, şimdiden taçlanmaktadır da… Bu durum ise sınıf mücadelesinin geçmişle mukayese edilemeyecek ölçülerde gelişmesinin de olanaklarını yaratmaktadır.
Dünyada yaşanan krizin büyüklüğünün 1929 krizi ile mukayese edildiği bir süreçte TC başbakanı, “hamdolsun, kriz bizi teğet geçecek, bizim bankacılık sistemimiz sağlam. Kriz bizim değil onların krizi” gibi gerçekle alakası olmayan yatıştırma beyanatları veriyordu. Dünya krize karşı ne tedbirler almak gerekir diye kafa patlatırken, TC başbakanı, yerel seçimleri kazanma kaygısıyla hiç bir şey yokmuş gibi davranıyordu. Besbelli ki, birçok burjuva da bu laflara inandı ve küçük risk hesaplarıyla kendilerini avuttu. Hükümetin krizi gizlemek için yaptığı bütün manevralara rağmen, 2009 yılının ilk yarısında altı yüz bin civarında insan işsiz kalırken, Lira’nın değeri de, yapılan iki müdahaleye rağmen yabancı paralar karşısında ortalama %40 düştü. Küçük gerileme hesapları yapan burjuvalar birden hesaplarını gerçekliğe bağlı olarak değiştirmeye başladılar. %1 küçülme bekleyenler rakamlarını %5 olarak revize ettiklerini ilan ederken, aslında yine iyimser hesaplar yaptıklarını, gerek sanayide ortaya çıkan reel küçülmeler ve gerekse dünya çapında tüm ülkelerde görülen küçülmeler karşısında gizlemeye çalışmaktadırlar. Mali krizin hızla sanayi sektörüne sıçrayacağı konusundaki öngörüler gerçekleşti ve bankalardan sonra sanayi kuruluşları da yüz binlerce işçiyi sokağa atmaya başladılar. Yuvarlanan kartopunun şimdilik duracağı bir yer görünmemekte ve 1929 krizi türünden bir çığ hareketinin ortaya çıkması artık daha çok beklenir bir durum olmaya başlamış bulunmaktadır. “Kriz bizi teğet geçiyor” diyerek, krize karşı önlem paketi oluşturulmasını isteyenleri duymazlıktan gelen başbakan, bir anlamda kendisini tekzip edercesine, seçimleri beklemeden önlem paketini açıklamak zorunda kaldı. Daha çok otomotiv ve beyaz eşya sektöründeki stokları eriterek piyasayı canlandırma amaçlı devreye sokulan bu önlem paketi, krize karşı geçici bir tedbir olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımıyor. Üretim ve yatırımın gerilediği, işten çıkarılanların sayısının 600 bini bulduğu bir süreçte, açıklanan türden tedbirlerle krizin derinleşme hızını durdurabilmek olanaklı görünmüyor. Ekonomik krizin etkileri elbette ki sadece ekonomik olmakla kalmadı. Kriz derinleştikçe toplumsal psikoloji de bozulmaya başladı. İntihar vakaları arttı. İşlerinden olan, borçlarını ödeyemeyen birçok insan intihar yolunu seçti. Cinayetler arttı. Çocuk ve eşlerini de katlederek intihar edenlerin haberleri medyaya yansıdı. Kadına yönelik şiddet önemli ölçüde arttı. Krizle birlikte ırkçı saldırılarda da bir artış yaşandı. Özellikle Avrupa’da ve dünyanın birçok ülkesinde yabancılar geçmişe oranla daha fazla saldırıya maruz kaldı.
Tüm dünyada birçok kişiyi işsiz bırakan, borçlarını ödeyemez hale getiren küresel kriz, Türkiye'de ise en çok ticari kredilerde kendini gösterdi. Küresel kriz nedeniyle küçük ve büyük pek çok şirketin azalan siparişler ve artan maliyetler yüzünden kapısına kilit vurması, bankaların ticari kredilerdeki batık oranını ikiye katlamasına neden oldu. Geçen yılın eylül ayında 4.7 milyar TL olan ticari, tüketici ve kredi kartlarındaki batık miktarı, bu yılın nisan ayında yüzde 65'lik artışla 7.9 milyar TL'ye çıktı. Geçen yılın eylül ayında 1.3 milyar TL olan ticari batık kredi miktarı nisan ayı itibariyle 2.5 milyar TL'ye yükseldi. Böylece geçen yılın eylül ayında yüzde 3,3 düzeyinde olan toplam ticari kredilerdeki batık oranı yüzde 6,6'ya çıktı. Aynı dönemde tüketici kredileri ise 1.4 milyar TL'den 2.4 milyar TL'ye çıktı. Bu dönemde tüketici kredilerindeki batık oranı yüzde 1,77'den yüzde 3,13'e çıkmış oldu. Tüketici ve ticari kredilerdeki batık kredi artışını küresel krize bağlayan bankacılar, sorunlu kredilerdeki artışın önümüzdeki dönemde de devam etmesini bekliyor. Türkiye'de işsizliğin giderek arttığını vurgulayan bankacılar, bu süreçte en çok sıkıntıyı tüketici kredisi kullananlar ile kredi kartı borçlularının çektiğini söyledi. Mali yapısı bozulan birçok şirketin işlerinin kötüye gitmesi ya da iflası sonucu ödeme güçlüğü çekmesi de bankalar ile işletmeleri karşı karşıya getirdi.
Değerli yoldaşlar,
14 Şubat tarihli The Economist dergisinin verdiği bilgiye göre Türkiye, dünya da 51 ülke arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu 3. ülke.
Ortalama işsizlik oranlarında Türkiye %12,3 ile ( nisan ayı itibariyle bu oran % 15’lere doğru tırmandı) Güney Afrika (%23,2) ve İspanya’dan (14,4) sonra üçüncü sırayı işgal ediyor. Kriz başlamadan bu rakamın % 10,1 olduğu söylenmekteydi. Tarım dışı işsizlik ise tabi daha yükseklerde. Kriz öncesinde %12,6 iken kriz sonrası %15,4’e yükselmiş durumda. Bu gelişmeden en büyük nasibi alan da kentlerdeki gençler. Kriz öncesinde %21,6 olan gençler arasındaki işsizlik %25,5’e yükselmiş durumda.
Yine ekonomist dergisi, sanayisi nispeten büyük ülkeler arasında yaptığı sıralamada 2009’un Ocak ayında sanayiin küçülmesi kriterine bağlı olarak Japonya’nın (%30,8) ardından %21,3 ile Türkiye’yi sıralıyor.
Japonya -%30,8 / Türkiye -%21,3 / Brezilya -%17,2 / Rusya -%16 / Almanya -%12,4 / Fransa -%12,4 / Avustralya -%12,4 / ABD -%10 / İngiltere -%8,8 / G.Afrika -%7 / Meksika -%6,7 / Kanada -%5,7 / Arjantin -%4,4 / Hindistan -%0,4
Başbakan’ın tersine iddialarına karşın rakamların gösterdiği, bu krizin sadece “onların” değil onlarla birlikte ve onların kimilerinden çok önce bizim krizimiz haline dönüştüğüdür. Mali krizin başladığı ülke olan ABD’ye göre TC göstergeleri daha büyük bir tehlikeye işaret etmektedir.
Başbakan ne kadar gözlerden gizlese de, son 30 yıl içerisinde dünyadaki yeni işbölümüne göre yeniden yapılandırılmış olan Türkiye ekonomisi bağımlılık açısından bir sismograf gibi dünya ekonomisinin hareketlerinden etkilenmektedir. Önemli bir iç pazara sahip olmasına karşın sanayiinin temel yapısının dünyaya göre şekillenmiş olması, dünya pazarlarındaki daralmanın büyüyerek Türkiye’ye yansımasına neden olmaktadır. Şimdiden dünya otomobil endüstrisi %60 gerilemiş ve genel sanayideki kapasite kullanımı %70’lere gelmiş bulunmaktadır. Türkiye’de ise bu rakam %60’lara inmiş bulunmaktadır. Dış pazarlardaki bu Pazar daralmasının otomatik sonucu Türkiye’nin ihracat kabiliyetinin de daralması ve işsizliğin hızla artması anlamına gelmektedir. Ancak işsizlik sadece işsizlik olarak kalmaz bu aynı zamanda zincirleme bir biçimde iç pazarın daralması ve yeniden bir atıl kapasitenin ortaya çıkması anlamına da gelir. Son altı ayda altı yüz bini bulmuş olan işten çıkarmalar, hükümetin vurdumduymaz politikaları sonucu bundan sonraki süreçte, bir çığ gibi büyüme tehlikesini taşımaktadır.
Gittikçe derinleşen kriz ile birlikte işçi sınıfı daha kötü koşullarda çalışmaya razı edilmeye başlandı. Ereğli Demir Çelik (Erdemir) fabrikasında, sendikanın işçi çıkarılmaması karşılığında tüm işçileri %35 daha az ücret almaya razı etmesi düşündürücü olmakla birlikte bu talebin işçi sendikasından gelmesi işçi sınıfı açısından daha da vahim bir tabloyu işaret etmektedir. Birçok işletmede işten çıkarılma tehdidi ile işçiler daha kötü şartlarda çalışılmaya zorlanmaktadır. Türkiye’de iyimser bir yaklaşımla 600 bin kişinin daha işinden olacağı tahmin edilmektedir. Egemenler henüz krizden çıkışı sağlayacak istihdam politikaları oluşturamadılar. Alınan önlemler palyatiftir. Krizden çıkışın nasıl bir yöntemle gerçekleşeceğini ise işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesi tayin edecektir.
ABD’de ise Obama başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, krize karşı yeni tedbir paketleri devreye sokulmaya başladı. İlk tedbir, ABD Merkez Bankası FED karşılıksız olarak 1.2 trilyon Dolar basacak. FED bu miktarda Hazine bonosu ve tahvil alacak. Alınacak tahviller konut kredisi şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac’ın garantisindeki tahviller. Böylece:
1-piyasadaki paranın bollaşmasıyla faizlerin düşürülmesi, 2- Faizlerin düşmesiyle birlikte uzun vadeli sanayi kredilerinin olanaklı hale gelmesi ve yeni yatırımların başlaması, 3-Doların değerinin düşmesi, 4- Böylelikle Amerikan mallarının fiyatının düşmesi, 5-Dolaysıyla ithalat azalırken ihracatın artması hedeflenmektedir. Eczacıbaşı: “Artık yurt dışından uzun vadeli (10 yıl) kredi alamayız. Kredi ömrü 1 yıl. .FED’in yaptığını Türkiye’de Merkez bankası da yapsın. Böylece devlete kredi veremeyen bankalar faizi düşürerek yatırımcıya kredi verir” diyor.
Kapitalizmin mevcut krizinin ilk elden en önemli sonuçlarından biri neo-liberalizmin ideolojik olarak çökmesidir. Ancak söz konusu çöküntüyü kabul etmek, çeyrek yüzyıldır neo-liberalizm safsataları anlatan burjuvazi tarafından elbette o kadar kolay olmayacaktır. Burjuvazi dünyanın her yerinde geçici yöntemlerle talebi artırmaya, piyasayı canlandırmaya çalışmaktadır. Ancak söz konusu önlemlerin sonuçları geçici olduğundan burjuvazi tarafından krizin çözülmesinde bir fayda sağlayamazlar. AKP hükümetinin Otomotiv ve beyaz eşya sektöründeki ÖTV ve KDV indirimini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. ÖTV indirimi vasıtasıyla insanların çoğunlukla banka kredisiyle aldıkları otomobillerin kredilerinin ödenmesi, işten çıkarmalar vb.nin de etkisiyle zora girecek ve bu tip geri dönmeyen krediler de bankaların durumunu bozacaktır. Özetle krizi atlatmak için öngörülen önlem tersine bankacılık sektörünün zarar görmesi ve ekonominin daha da krize girmesiyle sonuçlanacaktır. Bu açıklama bankaların verdiği diğer krediler ve kredi kartlarının kullanımının teşvik edilmesini de kapsamaktadır. Bu anlamda da henüz dibini görmediğimiz kriz derinleşmeye devam etmektedir. Çünkü ABD’de yaratılan emlak balonu vesilesiyle başlayan kriz, tekrar yaratılmaya çalışılan başka tür tüketim balonları vesilesiyle çözülemez.
Değerli yoldaşlar, Neoliberalizmin krizle birlikte ortaya çıkan bu ideolojik iflası karşısında artık paradigma değişmiştir: Ne liberalizm bitti, tek seçenek sosyalizm! Şiarıyla Sosyalist Parti bu gün sözünü daha doğrudan söylemelidir. Bir paradigma değişimini ifade eden bu şiar, izafi ideolojik yenilgiden ideolojik üstünlüğü yeniden elde etmek için atağa kalkmanın, kapitalizme karşı ideolojik mücadeleyi yükseltmenin bir şiarıdır. Bu şiar, ideolojik olduğu kadar aynı zamanda politik bir slogandır. İflas eden neoliberalizme karşı politik- toplumsal bir seçeneğe güçlü bir vurgu yapmaktadır. Neoliberalizmin krizle birlikte çökmesi sonucu, sosyalizmin izafi ideolojik yenilgisinin aşılarak yeniden ideolojik üstünlüğü ele geçirmesinin olanaklarının artması ve kapitalizme karşı yeniden politik ve toplumsal bir seçenek haline getirilmesi şiarı olan bu slogan, kimilerinin zorlama yükler bindirerek maniple etmeye çalıştığı gibi kendiliğindenci bir yönelimi değil, çökmekte olanı vurup devirecek bir mücadele kuvveti oluşturmanın gerekliliğini zorunlu kılar.
Kapitalizme karşı sosyalizmi seçenek haline getirmek, bir yandan oligarşiyi vurup devirecek politik bir gücün sahne almasını sağlamak, diğer yandan ideolojik olarak sosyalizmi kitleler tarafından istenir kılacak bir seçenek haline getirmekle mümkündür. 21. yüzyıl sosyalizmini geçen yüzyılın batan sosyalizminin eleştirisi üzerinde yükselterek, görünen ışığı kapitalizmi aşmanın bir imkanı haline getirmek, bugün çok daha artmış bulunuyor. Sosyalist hareketin ve özelde de partimizin teorik tıkanıklık ve atıllıktan kurtulması, yeni paradigmanın bir gereği olarak 21. yüzyıl sosyalizminin komünist manifestonun ışığında ve Marksizm- Leninizm’in yol göstericiliğinde teorik temellerine kavuşturulmasını ve yapılan bu teorik açılımlar üzerinden ideolojik hegemonya sağlama mücadelesini önümüze zorunlu bir görev olarak koyuyor. Öncelikle neyi savunduğunuzun kendi saflarımızda belirgin hale gelmesi, kadroların yürüttükleri mücadelede kafalarının açık olması, kolektif değerlerin, davranış ve çalışmanın yaratılması, mücadele şevki ve proletarya davasına sadakatın güçlendirilmesi, partimizin temel görevlerinden birisi olmalıdır.
Sosyalist Parti, kuruluş etkinliğini bu şiar altında gerçekleştirmiş, daha kurulur kurulmaz yukarda tarif edilen anlayış üzerinden bir Sosyalist Koordinasyon oluşumu için harekete geçmiştir. Aynı zamanda sisteme karşı güçlü bir kitlesel kuvvetin ortaya çıkarılması için ezilenlerin mücadele birliğinin bir ifadesi olması düşünülen demokrasi cephesinin (Çatı Partisi) oluşumu yönündeki çalışmaların öznelerinden birisi olmuştur.
Partimiz, Krizin faturasının kapitalistler ve sermaye hükümetleri tarafından işçi ve emekçilere çıkarılması politikalarına karşı, KRİZİN FATURASINI İŞÇİLR ÖDEMEYECEK, İŞTEN ATILMALARA SON, TEK SEÇENEK SOSYALİZM! Şiarlarıyla siyasal bir kampanya yürütmüştür. Partimizin içinde yer aldığı Sosyalist Koordinasyon Girişimi, girişim içinde yer alanların bizim bu girişime yüklediğimiz misyona dair anlayış ve görevlere mesafeli duruşları nedeniyle, muradedilene uygun bir oluşum olmaktan giderek uzaklaşmış ve işlevsiz hale gelmiştir. Bu girişim üzerinden başlatılan ve giderek onu aşan İŞTEN ATILMALARA SON! Şiarıyla başlatılan girişim, aynı şiarla İstanbul’da gerçekleştirilen forumla birlikte diğer şehirlere de yayılarak krizin sonuçlarına karşı bir mücadele platformuna dönüşmüştür. Partimiz örgütlü olduğu bütün illerde, bir görevi yerine getirmek için değil, temel örgütlenme hedefleri doğrultusunda işçilerle bağ kurmanın en doğrudan bir aracı kılmak için bu platformun taşıyıcı öznelerinden olmalıdır. EZİLENLERİN DEMOKRATİK CEPHESİ(ÇATI PARTİSİ)
Değerli yoldaşlar,
Gerici saldırıların yükseldiği her dönemde ister istemez gericiliğe karşı ortak mücadele önerileri de daha sık telaffuz edilir oluyor. Neredeyse bir on yıldır Kürt halkının mücadelesini de içeren değişik muhalefet partilerinin, örgütlerinin, çevrelerinin ve bireylerinin bir araya gelmesinden oluşan çatı partisi diye telaffuz ettiğimiz bir yapılanma, 2002 seçimleri sırasında kazandığı gerçekleşme şansının boşa çıkmasıyla söz düzeyinde kalan ve bir türlü başarı hanesine kaydedilemeyen bir istek olarak kalmaya devam ederken, 2008 yılının sonu itibariyle gerçekleşme ihtimali artan bir süreç olarak yaşanmaya başlamıştır.
Sosyalist parti düzleminde gerçekleştirilen muhtelif yapılanmalara karşın çatı partisi düzleminde gerçekleştirilebilmiş hiçbir girişim somutluk kazanmamıştır. 2002 seçimlerinde ortak platform olarak benimsenmiş olan DEHAP’ın böyle bir yapılanmaya evrilmesi ve bu partinin Sosyalistlerin ve Kürt Özgürlük Hareketinin temel özneleri olduğu sistemi karşısına alan bir mücadele Cephesi olarak siyaset sahnesine çıkışı öngörülmüşken, o da HADEP’in kapatılmasıyla onun yerini alan bir partiye dönüşmüştür.
Her seçim döneminde belli düzeylerde ortaklıklar gerçekleştirilmesine karşın çatı partisi yapılanmasının hayat bulamamasının nedenleri esasında sosyalist örgütlerin bir araya gelemeyişinde de var olan nedenlerdir. Ne var ki, çatı partisi sorunu daha ziyade parti şeklinde örgütlenmiş bir cephe yapılanmasına tekabül ettiği için bir güçler ilişkisine tekabül etmekte ve bunun yarattığı zorluklar da yapılanmanın gerçekleştirilmesinin önündeki önemli engellerden birisini oluşturmaktadır.
Bugüne kadar sorunun konuluşunda belirleyici özellik, bu partinin kimlerden oluşması gerektiği sorununa gelip dayanmaktaydı. Çatı partisi ihtiyacını dile getirenlerden kimileri bu yapının “kimlerle” oluşturulması gerektiği noktasına takılırken, kimileri de izlenmesi gereken yolun bir silsileyi meratibinin olması gerektiğini savunmakta ya da Kürtlerle sadece zaman zaman gerçekleştirilebilecek eylem birlikleriyle yetinilmesini istemekteydiler.
Öncelikle hangi muhalefet güçlerinden söz ettiğimizi belli kriterlere göre tayin etmemiz gerekir. Aksi takdirde bir kargaşanın içinden kurtulamayız ve hatta birbirine muhalif olabilecek güçleri bir araya getirip kendi yürüyüşümüzü frenlemek gibi abes bir işle iştigal eyleyebiliriz.
Bu sorunun yanıtı vermekte kullanacağımız kriter neyi amaçladığımızdır. Ortaya koyduğumuz amaç, bir araya gelecek güçleri belirleyeceği gibi, bu bir araya gelişin yapısı konusunda da bize bir fikir verir.
Herhangi bir yasa değişikliğini amaç edinmiş olanların ortak programını o yasa değişikliği talebi oluşturur. Bunu isteyen güçler değişik biçimlerde ortak eylemler gerçekleştirirler ve bu eylemlerin mahiyetine uygun da yapılar kurarlar. Ya da herhangi bir yapıya ihtiyaç duymadan ayrı ayrı ama paralel eylemler yürütürler.
Çatı partisinden murat herhangi bir yasa değişikliği değil, bir sistem değişikliğidir. Bu sistem değişikliğinin mahiyetinin ne olduğunu, oraya nasıl gidileceğini anlatan çerçeve, kimlerin hangi ilişki içinde bir araya geleceğini de bize söyler. Sözünü ettiğimiz bir düzen değişikliği programıdır.
Burada birinci belirleyenimize gelmiş oluyoruz. Belli bir programa bağlı olarak tarif ettiğimiz düzen değişikliğinden kimler çıkar umuyorlarsa bir araya gelecek olanlar da demek ki, onlardır. Dolaysıyla böyle bir program ortada olmadan “yurtseverler, liberaller, demokratlar, sosyalistler, komünistler, feministler, dini samimiyetle yaşamak isteyenler” gibi keyfi ya da herkese göre anlamı değişebilecek kategorileri bir araya çağırmanın hiçbir anlamı yoktur.
Eğer TC emperyalizme bağımlı, geri bıraktırılmış, çağdaş demokrasiden nasibini alamamış, milliyetler hapishanesi, militarizmin egemenliği altında bir ülke ise, genel kabul gören terminolojiye göre bir demokratik devrim ihtiyacı içerisindedir. Dolayısıyla devrimci bir demokrasi programını esas alan bir yapılanma ancak ezilenlerin çıkarlarının temsilini sağlayabilir. Bu program devrimci demokrasi olarak nitelenmelidir ki, düzeni iyileştirmek, egemenlerin egemenliklerinin pekiştirilmesinin aracı olarak reformların bir demokrasi programı olarak ezilenlere yutturulabilmesi imkanlarının önüne geçilebilmiş olsun.
Böyle bir programı tanımladığımız zaman bir araya getirilmesi gereken hangi muhalefetin kimlerden oluşacağı ortak bir kritere göre belirlenmiş olur. Keyfi belirlemeler alanından bir programa bağlı olarak kendi kendini deklere edecek muhalefet unsurlarına gelmiş oluruz. Devrimci demokrasinin taleplerini kendi çıkarlarına uygun bulan her insan, çevre, grup, örgüt, parti bu muhalefetin bir unsuru alarak nitelenebilir. Böyle bir devrimci demokrasi programını en genel çerçevesi ile şöyle maddelendirmek mümkündür:
Emperyalizmle ilişkilere son verip, onun uzantısı oligarşik yapıyı yıkarak yerine emekçilerin çıkarlarını esas alan demokratik bir halk iktidarı hedefiyle anti emperyalist ve anti oligarşik, Sömürgeciliği ortadan kaldırarak, Kürt halkının ve tüm diğer ezilen milliyetlerin kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesine imkan verecek ve TC’nin Osmanlıdan devralınmış merkeziyetçi yapısının yerine, merkezden özerk, sahici iktidara sahip çağdaş yerel yönetimleri geçirecek, halkın, iktidarın biçimini özgürce belirlemesine olanak sağlayacak, tüm ezilenlerin kendilerini en özgürce ifade edebilmelerine imkan sağlayacak tam bir düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü içeren, tüm çağdaş insan haklarıyla birlikte çocuk haklarını koruyucu bir siyasal şekillenmeyi gerçekleştirecek ölçüde demokratik, anti faşist, anti şovenist,
Kadınların kurtuluşunu, cins ayırımcılığına ve cinsel tercihlerinden dolayı baskıya karşı mücadeleyi kurumsallaştıracak ölçüde anti seksist, Militarizmi ordudan ibaret görmeyen, toplumun ve siyasetin üzerinde yer alan ordunun, toplumu ve siyaseti şekillendirerek rejime temel karakterini veren yönlendirici konumda olduğu yarı askeri diktatörlükten başka bir şey olmayan askeri vesayet rejimine karşı oluşuyla anti militarist,
Çevrenin yıkımına neden olup, insanlığın yok oluşunu hazırlayan insanın doğaya egemenliği yerine, insan-doğa uyumunu gerçekleştirip koruyacak bir anlayışla ekolojist.
Yukarda sıralanan taleplerde kendilerinin asgari düzeyde ifade bulduğunu görüp bir araya gelen güçlerin bu bir arada duruşunu bilinen türden bir parti değil de bir çatı partisi olarak tanımlamak, katılan güçlerin özerkliğini de varsayan federal bir yapıdan söz edildiğini ortaya koyar. Bu çatının altında, talepleri birbiriyle bütünüyle örtüşmeyen ve kendi taleplerini ayrıca kendi usulünce dile getirecek yapıların varlığının kabul görmesi hiç kimsenin taleplerinin sınırlanması gibi istenmeyecek bir durumun ortaya çıkmasının önüne geçer. Bugüne değin yaşanan deneyler ittifak yapan güçlerin arasında güç dengesinin olmadığında istenmeyen durumların ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tür istenmeyen durumlar, belli kesimleri, böyle bir yapılanmaya gitmenin, ürettiğimiz problemlerle uğraşmaktan kurtulup da, siyaset yapabilecek duruma gelmemize imkan vermeyeceği düşüncesine sürüklemiş ve çatı fikrinden uzaklaştırmıştır. Elbette eşitsiz güçler arasında kurulan ilişkilerde bir tarafın diğerinin nesnesi haline gelmesi imkanı vardır. Eğer buna nesneleşme durumuna sürüklenen taraf da izin verirse böyle olur. Bu duruma sürüklenildiğinde ittifakın gevşetilmesi ve nihayet olmayacak noktaya varır ise bitirilmesi her zaman mümkündür. “Olmayacaklardan” başlamak yerine olabilecek olanlardan başlayıp, bu “olmayacakların” da nasıl aşılacağının formülasyonunu bulmaya çalışmak daha mantıki bir yol oluşturur.
Bu durum kimi kesimleri, önce birilerinin kendi aralarında bir araya gelip yeterli güce ulaştıktan sonra çatı ilişkisini geliştirme fikrine yöneltmiştir. Bu da müttefiklerin birbirine karşı cephe içinde cepheleşmesi anlayışını taşıdığından ve bugün yapılacak sürekli bir eylem birliğini bilinmez bir tarihe attığından hiçbir şeye güvence oluşturamaz ve bilinmez bir tarihte bir araya gelinse bile bu kez yeni durumun hareket etmeyi engelleyici olarak karşımıza çıkmasına neden olmayacağını kimse garanti edemez.
İttifak yapacak güçler arasındaki ilişkinin şu anda var olan durumu statik olarak esas alması ve sınıf güçleri düzleminden soruna bakılmaması hep bu türden problemlere gözlerin dikilmesine neden olmaktadır. Bugün siyaset arenasındaki esas eksiklik işçi sınıfının siyasete müdahale edemiyor olmasıdır. Dolaysıyla karşımıza dikilen meseleleri ittifaktan bir biçimde kaçmak suretiyle aşmaya kalkışmak yerine sorunların temelinde yatan asıl meseleye çözüm bulmaya çalışırken ittifak ilişkilerini de sürdürmeye devam etmek gerekir.
Esas zaafımızın sınıfın siyaset arenasına müdahalesi eksikliğinde olduğunu düşünenler böyle bir ittifakın içerisinde yer alırken, kendi örgütlenme çabalarını da işçi sınıfının örgütlenmesi ve birleşik bir güç olarak siyasete müdahalesi doğrultusuna ortakça yöneltirler. Bu sosyalistlerin birliği meselesinde de bir başka kolaylık yaratacak adımı sağlar.
Başlangıçta güçler eşitsizliğinin yaratacağı kimi sorunlar yaşansa da bu doğrultudaki ortak faaliyetin ürünü dolarak işçi sınıfı siyasete birleşik bir parti öncülüğünde müdahale imkanına kavuştukça bu dengesizliğin eseri kalmayacağı gibi Türkiye toplumunda egemen olan milliyetçiliğin her zaman yaratabileceği zaaflar dolaysıyla da çubuğu bu kez tam tersi tarafa bükmek zaruretiyle yüz yüze gelmek durumunda olacağızdır.
Çatı partisinin oluşumunu birkaç grup arasındaki bir araya gelişe indirgemek en genel muhalefet hareketinin bir araya getirilmesinin önündeki engeli oluşturur. Partilerden bireylere kadar geniş bir yelpazeyi bünyesinde barındıracak bir hareketin esas olarak bir taban hareketi gibi geliştirilmesi gerekir. Örneğin tüm illerde başlatılacak alternatif yerel meclis türü örgütlenmelerin temsilcilerinin demokratik bir biçimde merkezileşmesi toplumun dikkatinin bu yapıya yönelmesinde önemli bir rol oynayacaktır. 2008 yılının Aralık ayında gerçekleştirilen İstanbul toplantısıyla Çatı Partisine dair belirsizlikler ve anlayış bazındaki kaotik durum kısmen aşılarak, çıkarılan sonuç bildirgesiyle hangi anlayışla ve hangi temelde bir araya gelineceği belirli bir zemine kavuşturulmuştur. 2009 Haziranında Ankara’da gerçekleştirilen Türkiye toplantısıyla İstanbul toplantısında yaratılan zemin daha belirgin hale gelmiştir. Zeminin belirginleşmesiyle birlikte başlangıçta girişim içinde yer alanlardan kimileri girişimden ayrılmışlardır. Çatı Partisine dair başlangıçtaki fikri kargaşa önemli ölçüde aşılmış olmasına karşın bu gün girişim içinde yer alanların sınırlılığı, hem sempatiyle bu oluşuma gözlerini dikenler hem de girişimin asıl öznelerinden olan Kürt Hareketi tarafından oluşuma kuşkuyla yaklaşılmasına neden olmaktadır. Çatı Partisi Girişimine yüklenen misyondan iradi olarak vazgeçilmiş olmasa da Ankara toplantısında girişimin adının DEMOKRASİ İÇİN BİRLİK HAREKETİ olarak değiştirilmesi, çalışmaların bu nedenle sürece yayılarak mevcut darlıktan çıkış için zaman kazanma düşüncesi olsa gerek.
Demokrasi İçin Birlik Hareketinin bileşenlerinin çoğaltılması için yürütülecek temasları önemsizleştirmeden, esas olanın hareketin kendi toplumsal karşılığını yaratmasıyla gerçek bir mücadele cephesine dönüşebileceğini bilince çıkartmak gerekiyor. Bu da siyasal faaliyet içinde gerçekleşebilecek bir durumdur. Partimiz, Ezilenlerin Mücadele Birliğinin aracı olarak bir Demokrasi Cephesinin vücut bulması için, Demokrasi İçin Birlik Hareketinin toplumsal karşılığını oluşturması faaliyetlerine, iradesini bugüne kadar olduğundan çok daha güçlü bir biçimde yansıtmalıdır.
Bölgedeki gelişmeler TC’yi her yönden ABD politikalarına daha bağımlı hale getirdi
Değerli yoldaşlar,
ABD Bush önderliğinde yaşadığı dünya çapındaki yenilginin ve üstüne gelen mali krizin etkilerini hafifleterek atlatabilmek için yeni politikalara çoktan yönelmişti.
Bu yönelimin ilk ifadeleri Bush’un son dönemlerinde ortaya çıktı.Yeni Başkan Obama de seçilir seçilmez Beyaz Saray'da düzenlediği ilk basın toplantısında “İran ile en azından karşılıklı saygıya dayanan bir ilişkinin oluşturulması ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Ancak İran'ın da, şimdiye kadarkinden farklı davranmak istediğine ilişkin işaretler vermesinin zamanı geldi” dedi.
Obama, görüşmeler için İran’ın bir tavır değişikliğine gitmesi gerektiğini söylüyor. Aslında , Bush yönetiminde de benzeri bir tutum geliştirilmiş idi. Türkiye’de gizli başlatılan görüşmeler Cenevre’ye taşınmış ve orada kesintiye uğramıştı. Dick Cheney’in temsil ettiği kabul edilen şiddet yoluyla çözüm yerine Rice’ın temsil ettiği görüşmeler yoluyla çözüm politikası güya öne çıkmıştı. Bush hükümeti eğer gerçekten bir koalisyon olsa ve zoraki bir ittifak sürdürülüyor olsa idi böyle ikili bir politikanın olabileceğine inanmak mümkün olabilirdi ancak, bu tutumun saldırı politikalarının kaybettirdiği prestiji yenilemek amacına yönelik olduğu ve barışçı yolların denenmesine karşın sonuç alınamadığına göre artık siyaseti başka araçlarla devam ettirmenin gerekli olduğuna ilişkin bir kanaatin dünya kamuoyunda yaratılmasına yönelik olduğuna kuşku yoktu.
Obama’nın Bush politikalarının kötü olduğunu ifade ettiğini herkes biliyor ama bu malumu ilamdan öteye gitmez. Ne açıdan kötüdür ve yerine ne konulacaktır, işin bu kısmı açık kalmaktadır. Hatta açık kalmak bir yana, Afganistan’a 30 bin kişilik bir yeni kuvvetin gönderileceği beyanı, Bush’un savaş politikasının en azından bir cephede derinleştirileceği anlamına gelmektedir. Afgan cephesinde bir değişiklik yok. Savaşla çözüm politikası derinleşerek devam edecek.
Afganistan'daki durumu da “çok zor” diye nitelendiren Obama, “Afganistan'da işimizin ne kadar süreceği yönünde elimde bir takvim yok. Ancak bildiğim, el Kaide ve Usame bin Laden'in o ülkede faaliyet göstererek saldırılar planlamasına izin vermeyecek olmam” derken Bush’un bıraktığı mirası sürdüreceğini ortaya koydu. Pakistan’da uşağı Pervez Müşerref’in tutunamaması, Amerika karşıtlarının gittikçe daha fazla güç kazanması, bunu izleyen merkezi Asya devletleriyle olan ilişkilerin bozulması ve buna karşılık Rusların buralarda etkisini artırması ABD’ni Afganistan’da Ruslarınkine benzer bir yenilgi korkusu içerisine soktu. Bu korku içerisinde Hindistan’ı nükleer teknoloji vererek kendi yanına çekmek isterken, ülkede İsrail aracılığıyla asker bünyesinde güç kazanma hesaplarına girişti. Mombai’deki büyük otel baskınını ile bu girişimler arasında yakın bir bağ olduğu iddia edilmekte.
Enerji kaynaklarını denetimi için elde tutulması zorunlu görülen Afganistan bu kez Irak gibi bir kapana dönüşmeye başlayınca ABD, Hindistan’ın yanında yeni bir kapı açmak ya da varolanı genişletmek amacıyla Kafkaslara çoktan yönelmişti. TC’ne verdiği ihale ile Gürcistan’ı Silahlandıran ABD, Rusya’yı kuşatmaya kalkışırken onun şiddetli tepkisinden kendisini koruyamadı. Gürcistan’ın Abhazya’ya saldırısı Rusya’nın Gürcistan içlerine girmesiyle sonuçlandı. Türkiye ise bir başka türlü Rusya ile başını derde sokmuş durumda. Ne yardan ne serden vazgeçebilecek halde.
Irak cephesinde değişiklik olacağını söylemek olanaklı görünmüyor, zira ABD askerlerinin geri çekilmesi konusunda Irak hükümetiyle anlaşma yapan yine Bush. Obama bundan daha fazla bir şey söylemedi. Bu çekilmenin nasıl olacağı ise belirsizlik taşıyor. Güney Kürdistan’da hava üsleri inşa eden ABD’nin tümüyle çekilmesinden pek söz edilmiyor esasında. Sözü edilen ABD askerinin çatışma alanlarının gerisine çekilmesi ve Hükümeti denetim altında tutulurken savaşın Araplaştırılmasını sağlamak. Vietnam’da da işler sarpa sarınca “savaşın Vietnamlılaştırılmasından” söz etmişlerdi. Akıbet yenilgi oldu.
Obama’nın iddialarının tersine İran’la ilişkilerde de esasında bir değişiklik var gibi görünmüyor. Zaten İran’la olan ilişkiler esasında diğer bölgelerdeki ilişkilerden bağımsız olarak düşünülemez. Görüşme yoluna gidilmesi için Obama’nın ortaya koyduğu şartlar Bush’un ortaya koyduğu şartlardan farklı görünmüyor. Obama da İran’dan tavır değişikliği istiyor. Bush da bunu istemişti ve tavır değişikliği denilen şey de iki durumda da aynı. Obama İran’ın ““terör örgütlerini desteklemesinin ve nükleer silah peşinde koşmasının kabul edilemez olduğunu anlaması gerektiğini” söylüyor. Zaten Bush’un dayattığı da bu şartlar idi:
-Terör örgütleri desteklenmeyecek -Nükleer teknoloji peşinde koşulmayacak.
O halde değişen bir şey yok. Esasında İran çok önceden bir tutum değişikliğine gitmiş idi. En büyük şeytan olarak ilan ettiği ABD ile görüşme masasına oturmayı kabul etmiş ve aralarındaki meselelerin görüşme yoluyla çözülmesini kabul ettiğini ilan etmişti. Bir önceki dönemin politikası ABD’ni bölgeden uzak tutmaya dayalı idi. Onun için de ABD en büyük şeytan olarak ilan edilmiş ve kendisine karşı bölgesel bir karşı duruş oluşturulmaya çalışılmıştı. Ancak SSCB’nin yıkılışının ardından dünya dengelerinin değişmesi İran’a bu mücadelede başarılı olamayacağını göstermiş ve esas olarak kendisini koruyacak esnek politikaların geliştirilmesi yolunu tercih etmişti. Çünkü Irak’a ilk saldırısıyla bölgede yeni bir denge yaratılmak istendiğini ve bu dengenin içinde İran’ın mevcut politikaları ile yerinin olmadığını göstermişti. Hatta Genişletilmiş Ortadoğu politikası içerisinde, Amerikancı olmanın yeterli olmayacağı, mutlaka bir rejim değişikliğine zorlanacağı da ortaya çıkmıştı.
Bu yeni durum karşısında İran, Rusya’nın ve Çin’in desteklerini de alarak büyük şeytanla görüşme yolunun seçilmesinin akıllıca olacağını kabul etmişti. Böylece kendisini ortak bir İsrail ABD saldırısından koruyabilecekti. Irakta ortaya çıkan durum ise şimdilik İran lehine olmasa bile, süreç içerisinde Şii çoğunluğa dayalı bir rejimin kurulması, ABD’nin Saddam’ı devirmesi, İran’ın yapamadığını yapması anlamına gelecekti.
Peki bu durumda Obama’nın söylediklerinin gerçeklikle bir alakası var mı?
İran, Lübnan’da Hizbullah’ı, Filistin de Hamas’ı desteklemekten durup dururken neden vazgeçsin? Bunun karşılığı ne olacaktır? Ve haliyle, nükleer teknolojiyi üretebilecek bir noktaya geldikten sonra İsrail’in bölgedeki nükleer tekelini neden tanımaya devam etsin. Bu tekel İsrail için hayati olduğu kadar, karşı bir dengenin yaratılması da bölge devletleri için aynı ölçüde hayatidir. Hele İran için ABD saldırılarından korunabilmek açısından İsrail’inki kadar hayatidir. ABD eğer ayakları batağa saplanmamış olsa ve Irak’a olan saldırının verdiği ders ona İran’ın kolay yutulur lokma olmadığını göstermemiş olsa idi İran çoktan saldırıya uğramış olacaktı. Bu artık herkesin bildiği bir gerçek haline gelmiştir. Bu nedenle İran’ın, Obama’nın görüşmeler için şart olarak öne sürdüğü iki noktadan vazgeçmesi beklenemez. Dolaysıyla Bush’un Rice aracılığıyla yürüttüğü politikanın bir adım ilerisine gidildiğini de söylemek olanaklı olamaz. Sadece gerilimler daha da artmış durumda ve bunun üzerine bir de ekonomik krizin gittikçe ağırlaşan yükü binmekte.
Birçoklarına göre emperyalistlerin her anlamda bu kadar çok sıkışmış olmaları onların geri adım atmalarını gerektirecektir. Öyle olmuş olsa idi emperyalist savaşların hiçbiri çıkmazdı. Durum bu tespitin tam tersidir. Sıkışan, normal yollarla siyasi amaçlarına ulaşamayan, eğer varsa askeri gücünü bu amaçlara ulaşmak için kullanmaya girişmektedir. Tam bir askeri yenilgi alıncaya kadar askeri kampanyalar devam ettirilmektedir. Bu durum karşısında ABD’nin TC devletinden olacak olan beklentileri daha da artmış oluyor. Zaten bu gelişmeler görülmüş olmalı ki, hem TSK hem de Hükümet, Ergenekon ve AKP kapatma davalarıyla kapana kıstırılmış ve ABD çıkarlarının tersine bir adım atmalarının önüne geçilmek istenmiştir.
Erdoğan’ın Davos’ta aldığı ve prestijini hem Arap dünyasında hem de TC’de yükselten tutumu, bu tespitlere ters görünse de, yanıltıcıdır. Zira Erdoğan bu tutumu yeni takınmış değildir. Daha önce de Hamas liderini TC’ye davet etmiş, büyük tepkiler toplamış görünürken, İsrail’le yeni anlaşmalar yapmaktan geri kalmamıştı. Esasında danışıklı bir dövüş sürmektedir. TC İsrail’le tarihinin en yoğun ilişkilerini sürdürmektedir. Hamas’ın ehlileştirilmesi görevi ABD tarafından TC’ne verilmiştir. Erdoğan’ın İsrail’e karşı sözlü olarak yönelttiği sert eleştirilere karşın hiçbir fiili tutum bu sertliği izlememektedir. Bölgede İsrail’e hem diplomatik destek sağlayan, hem de ekonomik ilişkilerini en sıkı bir biçimde yönelten TC, Gazze halkı katledilirken, sert sözlere, hiçbir müeyyide eklenmedi. “Verdiğimiz ihaleleri iptal ederiz!”, “elçimizi geri çekeriz!” gibisinden sonucu olabilecek bir sertliğe asla rastlanılmadı. Hatta karşılıklı özürler dilendi, yanlış anlamaların olduğu beyan edildi. Halbuki, bölgeyle doğrudan bağlantısı olmayan Venezuella ve Bolivya gibi ülkeler katliam karşısında İsrail’le olan diplomatik ilişkilerini askıya aldılar. Sertlikse böyle olabilirdi. Ancak ABD ve İsrail karşısında o kadar aşağılanmış olanlar Erdoğan’ın bu kadarcık çıkışında bile kendileri için bir gurur vesilesi bulmaktan mutlu oldular. Ama sanıldığı gibi bu tutumun Erdoğan’ı bölgede lider yapacağı, bölge politikalarının belirleyicisi olacağı gibi boş hayallerin bu işte hiçbir yeri yoktur. Tersine TC bu tutumlarla ABD emperyalizmine daha da fazla köle haline gelmiş bulunmaktadır.
Değerli yoldaşlar,
Kriz sarmalında debelenen hükümet, krizin giderek derinleşmesiyle ortaya çıkan sosyal ve siyasal faturanın omuzlarına yükleyeceği yükün ağırlığı altında, tarihsel olarak birikmiş siyasi sorunlarla da boğuşmak zorunda kalmaktadır. 30 yıldır dünya kapitalist sisteminin yeniden yapılanma sürecindeki yeri ve sistem içindeki iş bölümü nedeniyle ekonomik ve siyasi yönden daha bağımlı hale gelmiş olan TC, krizle birlikte sistemin isterlerine çok daha uygun davranmak durumundadır. Bu durum, Türk egemen sınıfları açısından, bölgeye yönelik hesaplar içinde olunmayacağı anlamına gelmez. Bu hesapların en başta geleni, ABD’nin Irak’tan belli ölçülerde geri çekilmesiyle TC’nin bölgedeki etkinliğinin artacağı ve Kürt meselesinde elinin serbest kalacağıdır. Hükümete yakın gazeteciler Obama’nın geri çekilme, İran’la uzlaşma haberlerini abartarak sunarken, sureti haktan görünerek Arapların Kürtleri katletmesinin mutlaka önüne geçilmesi gerektiğini anlatmaktadırlar. Elbette Arap şovenizminin iplerinden boşandığı zaman Kürtler üzerine yürümesi ihtimali vardır. Bu TC ve İran için de geçerlidir ve tarihen Kürtleri birbirine karşı kullanmak kadar onların imhası için işbirliği de bu üç ülkenin ilişkilerinde sık sık rastlanılan olgular olmuştur. ABD’nin Iraktan çekileceği haberlerine paralel olarak Güney Kürdistan’la, PKK’nin imhasına yönelik ortak tutumlar da geliştirilmeye çalışılmaktadır. Güney Kürdistan’la TC arasında son dönemlerin en iyi ilişkilerinin yaşandığı görülmektedir. Besbelli ki, Güneyliler, bir Türk saldırısından korunmanın yolunun PKK’nin feda edilmesinden geçtiğini sanmaktadırlar. Ancak bunda yanıldıklarını tarih her zaman kanıtlamıştır. Esasında PKK’nin varlığı Güneyin varlığının sigortasını oluşturmaktadır. PKK’nin varlığı olmasa TC’nin doğrudan hedefi güneydeki Federasyonun ortadan kaldırılması olacaktır. Nesnel durum TC’nin Güneye saldırısı için kimi birikimleri birlikte taşırken, krizin gelişmesi emperyalistler gibi TC’nin de sorunlarını şiddet kullanarak çözme eğilimlerini dürtükleyecektir. Bir yandan bölge ülkeleriyle olan gerilimlerin bunaltacağı hükümet, ekonomik krizin peşinden sürükleyeceği toplumsal tepkileri durdurabilmek için, gündem saptırabilmek ve yığınları sahte hedefler peşinde koşturabilmek için saldırganlık politikalarını artırma durumuna gelecektir. ABD’nin içine sürüklendiği zaaflı durumun TC’ye bu imkanları sunacağı beklenmektedir.
Obama’nın ilk dış ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi, kimi medya kalemşorlarınca Türkiye’nin gücünden ötürü ABD açısından önemli bir ülke olduğu şeklinde yorumlansa da ABD açısından Türkiye’nin önemi, bölge halklarına karşı nihayetinde ABD’nin çıkarları doğrultusunda kullanılacak olan bir güç olmasıdır. Obama’nın Türkiye’ye gelişini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Obama, ABD’nin bölge planlarını yeni bir ambalaj içinde sunmak üzere Türkiye’ye geldi ve tıpkı 1999 yılında Clinton’un yaptığı gibi meclis oturumuna katılarak bir konuşma yaptı. Türkiye’nin bölgede yükleneceği rolün gereği olarak, ayrık otları gibi ayağına sürekli dolanan bazı pürüzlerden kurtulması için tarihiyle yüzleşmesinin gereğine işaret eden Obama, PKK’yi tasfiye planı çerçevesinde Kürt sorununda adımlar atılmasını, Ermenistan’la daha “dostane” ilişkiler için sınır kapılarının açılmasını ve Kıbrıs sorununun çözümü yönünde daha cesaretli davranılmasını istemektedir. Anlaşılan o ki, kriz girdabında Obama’nın verdiği ödevlerin yüküyle birlikte çok yönlü siyasal sorunlarla da boğuşmak zorunda kalacak olan AKP hükümetinin ödemek zorunda kalacağı siyasal fatura epeyce ağır olacaktır.
TC, en iyi çözüm biçimi olarak PKK’ye “önce sen bir silahı bırak ve teslim ol. Sonra biz senin elemanlarını bir süzgeçten geçirelim ve gerekli gördüklerimizi affedelim, affedilemeyecek olanlar da ortalıkta görünmesinler! Zaten bu arada TRT 6 gibi adımlar atmaktayız, daha fazlasının da işaretini verdik. Kürdoloji kürsüsü ve Kürtçenin okullarda ek ders olarak okutulması da gündeme girebilir” demektedir. PKK ise “demokratik özerlik” olarak yaptığı son formülasyonunda meselenin kültürel yanları ve idari yanlarının birlikte ele alınmasını, bu noktanın garanti edilmesini istemektedir. Kabullenilemeyen mesele “idari” olandır. Bu noktada TC, asla kabul edemeyecek olduğunu ilan ettiği “parçalanma, bölünme meselesine” gelmektedir. 2009 Newroz’u ve yerel seçim sonuçları, PKK ile DTP’nin arası açılmadan ve Kürt halkı yıldırılmadan tasfiye planına işlerlik kazandırılamayacağını ortaya çıkarmıştır. Bu durumda tasfiye planına işlerlik kazandırabilmek için düğmeye basılmış ve DTP’ye yönelik operasyon başlatılmıştır. Ancak evdeki hesap yine çarşıya uymamış, Kürt Halkı daha önceki sindirme ve yıldırma uygulamalarını nasıl boşa çıkarmışsa bu uygulamaları da boşa çıkarmıştır. Nitekim 29 Mart’ta yapılan yerel seçimler egemenlerin hesaplarını altüst eden bir sonuç ortaya çıkarmıştır. DTP’ye yönelik operasyon’un bir nedeni de bu sonuçlardır.
Bir önceki genel seçimlerde "Durmak Yok Yola Devam" sloganı ile oylarını yükselten AKP hükümeti için, 29 Mart yerel seçimlerinin ardından yolun bitişinin görünmeye başladığını söylemek abartı olmayacaktır. Yaklaşık 4 milyon seçmen AKP hükümetinden umudunu keserek başka siyasal adreslere yönelmiştir. Seçim sonuçları göstermektedir ki sosyalist bir alternatifin ortaya çıkarılamadığı bugünkü durumda, AKP’nin kayıplarıyla batıda yükselişe geçenler ulusalcı, ırkçı ve dinci güçlerdir. Eğer bu gerçeklik görülemez ve bu durumu değiştirmek için üstesinden gelinmesi gereken görevler hızla yerine getirilemezse, “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” durumuyla yüz yüze kalmamız kaçınılmaz olacaktır.
Kurtuluş, Bölgesel Enternasyonal Dayanışma Ve Halkların Mücadele Birliğindedir
Değerli yoldaşlar,
Krizin kazandığı dünya çapındaki karakter, ona karşı dünya çapında bir dayanışma içinde hareket etmeyi de zorunlu kılıyor. Gelişmelerin bölgesel karakteri bölgesel işbirliği ve dayanışmayı ve giderek de bu bölgesel dayanışmaların tüm dünya çapında bir dayanışma hareketi haline getirilmesini mücadelenin başarısı açısından zorunluluk olarak dayatıyor. Bu nokta sadece bir mücadele zorunluluğu olarak kalmayıp ekonominin ve siyasetin kazandığı global karakter dolaysıyla sosyalizmin öngördüğü enternasyonalist birliği de olanaklı kılıyor. Latin Amerika şimdiden bu bölgesel dayanışmanın iktisadi ve siyasi örneklerini vermiş bulunmaktadır. Küba artık yıkılamayacak bir dayanışma halkasına kavuşurken, Chavez’e ikinci bir darbenin yapılması olanaklı olamamış, ABD, arka bahçe olmaktan istifa eden ülkelere müdahaleyi bir yana koyalım ambargo dahi uygulayamaz konuma sürüklenmiştir. Hatta bu dayanışma sadece ABD emperyalizminin müdahalelerini engellemekle kalmamış, gerçekleştirmek istediği ekonomik tedbirleri de engelleyerek mali krizin gelişmesinin önünü açmıştır diyebiliriz.
ABD emperyalizminin bölgemizde giriştiği eylemlerin ta kendisi, hem böyle bir işbirliğini zorunlu kılmakta hem de olanaklı kılmaktadır. Düşmanın herkes için böylesine somut bir biçimde ortaklaşmış olması, taleplerin ve davranış biçimlerinin de ortaklaşmasına olanak sağlayacak bir karakter taşımaktadır. O nedenle Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanları içerisine alacak, bölgesel çapta mücadele amaçlı bir dayanışmanın gereğini yerine getirmek, geç kalmış bir enternasyonalist görev olarak önümüzde durmaktadır.
Toplumsal muhalefetin, 2001 krizi karşısında kaldığı çaresizlikten kurtulması için, liberallerden, sosyal demokratlardan, olmayan Müslüman demokratlardan medet ummak yerine acil devrimci tedbirler alması gerekmektedir. Kürt özgürlük hareketi on yıllardır söndürülemeyen bir demokrasi dinamiği olarak batıdaki müttefikiyle birleşerek bir toplumsal dönüşümün bileşeni olma beklentisi içerisindeyken, kimileri de bu dinamiğin sırtına binerek Batı’da politika yapma uyanıklığı içerisinde vakit geçiriyor; Bu politikayı önce Perinçek, Ardından da Y.küçük denediler ve hüsrana uğrayıp devletin yanına geçtiler. Şimdi aynı politikayı denemek isteyen başkaları, Özgürlük hareketinin işçi sınıfı hareketiyle birleşmesini engellemek ve özgürlük hareketinin sırtından hayali politikalar yürütmek hesapları yapmaktadırlar.
Türkiyeli sosyalistlere gelişen acil tehlike karşısında düşen temel görev, işçi sınıfının siyaset sahnesine, yıkılan sosyalizm anlayışını aşan bir sosyalizm görüşüyle müdahale etmesinin imkanlarını yaratmak ve özgürlük hareketiyle Çatı partisi projesi içerisinde bir araya gelirken tüm diğer toplumsal dinamikleri de bu cephede toplamaktır.
Bazıları bu öneriyi önemsizleştirebilmek için, sürekli olarak, “ne zaman Kürt hareketiyle bir şey yapılacak olsa, işçi sınıfı diye ortaya çıkıyorlar” iddiasını ileri sürmektedirler. Bu mantık sahipleri, Kürt halkıyla mücadele birliğinden kaçmak için işçi sınıfını gerekçe yaparak yol, su, elektrik vb. sosyalistlerinde ilgisiz kalamayacağı sorunları başat sorun haline getirenlerle, işçi sınıfının kendisi için sınıf olma konumuyla siyasete müdahalesini karıştırmaktadırlar. Bu meseleden öylesine uzaklaşmışlar ki İşçi sınıfının tarihen nasıl öncü bir sınıf olduğunu, değil Türkiye’nin, dünyanın yok oluştan kurtuluşunun ancak bu sınıfın öncülüğü ile mümkün olduğunu, bir zamanlar duymuş olsalar da, neoliberalizmin yarattığı ideolojik yenilgi altında unutmuş görünüyorlar. Neoliberalizmin yarattığı ideolojik hegemonya öylesine büyük oldu ki, bir zamanlar hiçbir cümleye Marks’sız, Leninsiz başlamayan insanlar, aynı yavanlık içerisinde, Marksizmden, işçi sınıfından, bilimsel sosyalizmden tersyüz edip, neoliberalizmin post modern kavramlarıyla düşünüp konuşmaya başladılar.
Şurası çok açık bir gerçektir: Özgürlük hareketi bütün enerjisini kullanarak ancak bugünkü konuma ulaşabilmiştir. Buradan öteye gidiş için başka güçlerin işe karışması gerekmektedir. Bu başka güçler işçi sınıfı olmadan hiçbir anlama gelmezler ve mücadelenin bugünkü konumundan öteye gitmesine olanak sağlayamazlar, sağlayamadılar. Ne zamanki, işçi sınıfının önemli bir azınlığı da olsa özgürlük mücadelesi ile ittifak içerisinde mücadeleye atılır, işte o zaman toplumsal dönüşümden yana olabilecek başka “dinamikler” dönüşümün mümkün olduğuna inanarak mücadeleye güç katarlar. Bunun gerçekleşmediği durumda daha çok krizler geçer gider, çok Çatı partisi projeleri yaparız ama şimdiye kadar olduğu gibi bir adım ileriye gidemeyiz.
Görev işçi sınıfının siyaset sahnesine yeniden müdahalesinin imkanlarını yaratmak ve özgürlük mücadelesiyle ittifakını adım adım örmek günüdür; Kapitalist sistemin krizi bize bunun olanaklarını daha çok sunuyor. Ancak, olanaklar değerlendirebilene olanaktır! Geç kalmak yeni yıkımların hazırlanmasına imkan vermek demek olacaktır.
Tüm yabancı askeri güçler Kıbrıs’tan çekilmelidir
Değerli yoldaşlar,
3 Asır Osmanlı egemenliği altında kalan Kıbrıs, 1878 de İngiltere’nin yönetimi altına girdi. 1923 Lozan anlaşmasıyla adadaki her türlü haktan vazgeçen Türkiye, 36 yıl sonra Zürih anlaşmasıyla tekrar Kıbrıs’a asker gönderme hakkı elde etti.11 Şubat 1959 tarihinde imzalanan Zürih anlaşmasının ardından 19 Şubat 1959 tarihinde Londra anlaşması imzalandı. 15 Ağustos günü bu anlaşmaları esas alan bir yaklaşımla hazırlanan Anayasa ve İngiltere, Türkiye, Yunanistan’ın garantörlükleri kabul edilerek Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Garantör ülkelere müştereken veya tek tek adaya müdahale olanağı tanınarak, Kıbrıslıların Kendi Kaderlerini Kendilerinin Belirlemesi Hakkı, daha Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte ihlal edildi.
İngiliz emperyalizminin, Kıbrıs da ki üslerini koruyabilmek için Kıbrıslılar arasında yaratmış olduğu çelişkilerin kullanılmasıyla, Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs Cumhuriyeti ilişkileri bölge halklarının çıkarlarını zedeleyen bir duruma geldi. Türkiye’nin 1974 harekatıyla BM’nin tanıdığı egemen bir devletin topraklarına asker çıkararak bağımsızlığını ihlal etmiş olması, önce Kıbrıslı Türkçe konuşan halkın korunması ile izah edilirken, geçen zaman içerisinde mesele adanın Türkiye’nin stratejik çıkarlarını ilgilendirdiği noktasına getirilmiş ve militarizmin beslendiği önemli bir kaynak haline dönüşmüş bulunmaktadır. Değerli yoldaşlar,
Kıbrıs’ta siyasi mücadele veren kardeş parti YKP(Yeni Kıbrıs Partisi) ile Türkiye’den SOSYALİST PARTİ, DTP ve ÖDP’nin de imzacısı oldukları aşağıdaki metin, partimizin kıbrıs sorununa dair bakışını esas itibariyle ifade ediyor. „Kıbrıs sorunu, uzun bir çatışma tarihini içinde barındırmaktadır. Kıbrıslıların ortak vatanlarında yaşamları, milliyetçi kesimlerin “büyük”(!) düşlerinin, kapitalist toplumdaki klasik sınıf çelişkilerinin ve emperyalistlerce önemli sayılan coğrafyanın tutsaklığının dayatmalarından kurtulamadı.
Yaşanan süreçte Kıbrıslılar, ortasından tel örgüler geçen, coğrafyası kanla bölünmüş, halkı ve tüm yaşam alanları ikiye ayrılmış olarak hayatlarını sürdürmeye çalışıyor…
1974 yılında, NATO’nun kendi çıkarları çerçevesinde ortaya koyduğu senaryonun birinci perdesinde; Yunan cuntasının askeri darbesinin ardından, ikinci perdesinde de Türkiye’nin askeri işgali, bu coğrafyanın sorununu başka bir boyuta taşımış bulunmaktadır. Ancak, askeri harekâtın neticesinde ortaya çıkan işgal; fetih siyasetiyle bir istilaya dönüşmüş durumdadır...
Bu fetih siyaseti sonucu, TC sivil ve askeri bürokratları başta olmak üzere; Türkiye’nin derin ve sivil yönetimleri uyguladıkları asimilasyon ve entegrasyon politikaları sonucunda Kıbrıs’ın kuzeyini Türkleştirme ve Sünni - Müslümanlaştırma gayretini ısrarla sürdürmektedirler. Bu anlayış, resmi olarak 1950’lerin ortasında TAKSİM tezi ile ifade edilirken ki o zamanda da ana hedef adanın tamamını geri almaktı, şimdi “ata toprağını geri alma ve Türkleştirme” diye de ifade edilebilecek istirdat (irredentist) siyaseti Kıbrıs’ın kuzeyi için günlük yaşamda öne çıkmaktadır. Bunun için; Kıbrıs’ın kuzeyinde bir valilik gibi çalışan elçilik kurumu oluşturulmuş, bu kurum aracılığı ile sosyo-politikalara, siyasi alana açık ve kapalı müdahalelerde bulunulmuş, Kıbrıs’ın kuzeyindeki idarenin, Ankara’nın bir acentası gibi hareket etmesi sağlanmıştır. AKP iktidarı da, klasik devlet politika ve söylemlerinden bir farklılaşma içerisinde görünmesine rağmen, Kıbrıs üzerindeki tahakkümünü korumanın ve sürdürmenin yollarını aramaktadır.
Son 35 yılda uygulanan entegrasyon - asimilasyonla, Türkleştirme ve Sünni - Müslümanlaştırma politikalarına uygun olarak taşınan nüfus sonucunda; 100 bin civarında kalan adanın kuzeyindeki Kıbrıslı nüfus azınlığa düşürülerek; 400 bin civarında Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen/getirilen taşıma nüfusla, Kıbrıslıların özgür iradesi bloke edilmiştir. Bu, adanın kuzeyindeki Kıbrıslıyı yok etmeyi amaçlayan ve bu coğrafyayı Türkiye’nin bir vilayeti yapmaya çalışan mentalitenin Kıbrıslılar üzerinde en acı saldırı silahı olmuştur. Gelinen noktada, Kıbrıs'ın kendine has kültürü Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin yayılmacı politikasıyla, adanın kuzeyinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
1- Gerçek bir barış, Kıbrıslıların özgür iradesinin sonucu olacaktır. Kıbrıslılar kendi geleceklerini kendileri tayin etmelidir. Büyük güçlerin hegemonya ve güç mücadelesinin ve çıkar ilişkilerinin içinde kirletilmiş bir çözüm gerçek barışı sağlayamaz. Adada barış ve birlikte yaşam, Kıbrıslıların barış, demokrasi ve kardeşlik doğrultusunda toplumsal hayatın her alanında yürütecekleri mücadele ve birikimleri üzerinden gelişecektir.
2- Kıbrıs’ta acil bir çözüme ihtiyaç var. Bu çözümün yolu, iki bölgeli, iki kesimli, siyasi eşitliğe dayanan federal bir Kıbrıs’tır. Böylesi bir gelişme, Kıbrıs sorununun çözüm sürecine yardımcı olacaktır. Kıbrıs sorununun çözümü, bölgede barış mücadelesine katkı sağlayacaktır. Ancak bölgede kalıcı barış hemen sağlayamayacaktır. Kıbrıs’ta, Ortadoğu’da ve Ege’de barış, bölge halklarının emperyalizme ve her tür tahakküme karşı ortak mücadelesi ile hayata geçecektir, bizler böylesi bir barış mücadelesinin parçası olarak mücadele ettik, etmeye devam edeceğiz.
3- Çözüm için adanın tamamının askersizleştirmesini sağlamalıdır. Böylesi bir askersizleştirmenin adadaki İngiliz üslerini ve Amerikan dinleme tesislerini de kapsamalıdır.
4- Kapsamlı askersizleştirme yanında, çözüme sürecine yardımcı olacak güven artırıcı önlemlerin de hayata geçirilmesi önemlidir. Bu nedenle bölgesel askersizleştirmeleri, dekonfrantasyon ve Türkiye’nin asker çekmeye başlamasını hemen şimdi talep ediyoruz.
5- 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Zamanı Sivil Halkın Korunması Hakkında Cenevre Konvansiyonu’nun 49. Maddesinde işgal edilmiş bölgelerdeki nüfusun taşınması ve demografik yapının değiştirilmesine yasaklanmıştı: “Korunmuş kimselerin işgalci güç tarafından işgal edilmiş bölgeden başka bir bölgeye, işgal edilmiş ülkeden başka bir ülkeye bireysel veya kitle halinde zoraki taşınmaları, kovulmaları, her hal ve karda ve şartta, hangi durumda olursa olsun yasaklanmıştır.(…) İşgalci güç, işgal etmiş olduğu bölgeye kendi sivil nüfusunu taşıyamaz” http://www.icrc.org/ihl.nsf/FULL/380?OpenDocument Türkiye yönetimleri etnik mühendislik çerçevesinde, Cenevre Konvansiyonuna da aykırı olarak, 1974 yılından sonra, savaş sonrası işgal ettiği bölgeye kitlesel nüfus taşımıştır, taşımaya ve/veya taşınmasına göz yummaya, bu süreci teşvik etmeye de devam etmektedir. Bunun yanında yüz binlerce Kıbrıslı 1974 yılındaki savaş sırasında yerlerinden edilmiş, bıraktıkları taşınır ve taşınmaz malları yağmalanmış, savaş ganimeti olarak diğer topluma dağıtılmıştır.
Türkiye askerinin mevcudiyeti ve Türkiyeli yerleşikler Kıbrıs sorununun en zor çözülecek parçalarıdırlar ve Kıbrıslıların iradesi yok sayılarak Kıbrıs’ın kuzeyinde yeni “yurttaş” yapılması ve yapılmaya devam edilmesi barışı zora sokmaktadır.
Özellikle 2004 yılındaki referandum sonrası oluşan göç hareketleri ile Kıbrıs’ın kuzeyindeki eğitim ve sağlık sisteminin de çökmesine neden olan bir nüfus yoğunluğu ortaya çıktı. Göç hareketi ile Kıbrıs’a gelenler devletin asimilasyon aracı olmakla birlikte TC Devleti bu insanları sağlıklı yaşam koşullarından yoksun bir halde köle gibi kullanmaktadır. Su kaynaklarının kısıtlı olduğu bir coğrafyada böylesi bir nüfus yoğunluğu yakın bir gelecekte ciddi ekolojik sorunlara da neden olacaktır. Bu nedenlerle de nüfus taşıma işlemi durdurulmalı, Kıbrıs’ın kuzeyine taşınan nüfus, insan hakları da gözetilerek, kademeli olarak hemen azaltılmaya başlanmalıdır.
Anlaşma ile birlikte insancıl konular gözetilerek iki tarafın da kabul edeceği miktarda kişi yeni federe devletin yurttaşlığını alacak, ülkenin sosyo-ekonomik yapısına göre de göçmen işçi kabul edilecektir. Bu nedenle, tarafların üzerinde daha önce uzlaşılan bu süreci ortadan kaldıracak hareketlerden uzak durması çağrısı da yaparız…
6- Kıbrıs’ta nüfusun önemli bir kısmı savaşla birlikte yer değiştirmiş, zorla göçe zorlanmıştır. Bu nedenle bugünkü koşullarda bir insan hakkı olan özel mülk edinme hakkı silah zoru ile ihlal edilmiştir. Her türlü uluslararası hukuka aykırı ve anlaşmaları zora sokan inşaat faaliyetleri zorunlu bireysel olanlar hariç hemen durdurulmalıdır. Kıbrıslı Rumlara, Ermenilere, Maronitlere (Marunîler) ait arazilerin ticari metaya dönüştürülmesine karşı hemen moratoryum ilan edilmelidir. Bu çerçevede yıllardır kapalı tutulan Maraş hemen sahiplerine iade edilmeli, yeniden iskân edilmeleriyle ilgili çalışmalara olanak tanınmalıdır. Antlaşmanın amacına ulaşabilmesi ve gerçek bir barışın olabilmesi için Türkiye, İngiliz ve Yunan devletleri tarafından verilen zararlar da tazmin edilmelidir.
7- Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye tarafından daha önce kabul edilen şekilde Omorfo’nun (Güzelyurt) alternatif yerleşim yerleriyle ilgili şehir planlaması ve alt yapı çalışmaları yapılmalıdır. İki büyük toplum dışındaki Kıbrıslı Maronitler (Marunîler)’in de Kıbrıs’ın kuzeyindeki 3 yerleşim yeri askeri kamp olarak kullanılmaktadır. Bu yerleşim yerlerindeki askeri işgal kaldırılarak, Maronitlerin (Marunîler) köylerine geri dönüş olanağı yaratılmalıdır.
• Kıbrıs Türkiye için de yıllardır üzerine ‘kahramanlık’ hikayelerinin anlatılarak milliyetçi/ırkçı anlayışlara güç taşıyan bir mit olmuştur. Bizler, Türkiye ve Kıbrıs’ı teslim almaya çalışan bu ‘fetihçi’ anlayışlar karşısında, halklar arasında barış ve kardeşliğin gelişmesi ve Kıbrıslıların kendi geleceklerini özgürce tayin etmeleri noktasında birlikte mücadele edeceğiz. Başka bir gelecek için Kıbrıs’ın gerçek acılarını, hayal kırıklıklarını, umutlarını içeren başka bir tarihi birlikte anlatarak, barışın dilini kurmaya kararlıyız.“
Bu gün adanın kuzeyinde Türkçe konuşan Kıbrıslılar, “Bu Memleket Bizim, Talimatla Yönetilmeye Hayır !” Şiarıyla işgale ve dışarıdan yönetilmeye karşı çıkıyorlar. İstekleri: Bu küçük adanın yazgısının Kıbrıslılarca belirlenmesi ve eşit haklı, kardeşçe, barış içinde yaşanan bir Kıbrıs’ tır. Talimatla yönetilen , “acentecilik” yapan bir yönetim istemiyorlar. Önce Lefkoşa’nın, giderekte tüm Kıbrıs’ın askersizleştirilmesini, anti militarist duruşlarının bir gereği olarak görüyorlar. Kıbrıslıların kardeşçe ve barış içinde yaşamalarının önündeki en büyük engellerden birisi olarak gördükleri, milliyetçilik ve şovenizme karşı tavizsiz bir duruş sergiliyorlar.
Geçen zaman göstermiştir ki, Kıbrıs’a müdahale ne Kıbrıslı Türkçe konuşan halkı tatmin etmiş ne de Türkiyelilerin çıkarına olmuştur. Kıbrıs’ın kaderi üzerinde söz sahibi olabilecek olanlar sadece Kıbrıslılardır. Kıbrıs halklarının demokratik ilişkiler içerisinde kendi kaderlerini tayin etmelerine engel olacak her türlü dış müdahaleye son verilmeli ve bunun için Türkiye adadaki askeri kuvvetlerini şartsız geriye çekmelidir.
Sosyalist Parti, Türkiye’de gücü ve örgütlülüğü oranında, Kıbrıs sorununu egemen milliyetçi bakışın karşısında enternasyonalist bir tavırla gündemleştirmek için mücadele veren ve gayret gösteren bir partidir. Partimiz, 2009 Nisan ayında Kıbrıs’ta ki seçim dolayısıyla “TÜM YABANCI ASKERİ GÜÇLER KIBRISTAN ÇEKİLMELİDİR!” Şiarıyla yürüttüğü kampanyayla toplumda duyarlılık yaratmaya çalışmış, bu doğrultudaki çabasını 1974 işgalinin yıl dönümünde yaptığı basın açıklamasıyla sürdürmüştür, İşgalin yıl dönümünde Yunanistan’dan, Kıbrıs’tan ve Türkiye’den sosyalist parti ve akademisyenlerin katılacağı İstanbul’da bir konferans gerçekleştirme düşüncesi ise çeşitli nedenlerden dolayı gerçeklik kazanamamıştır.
Bu vesileyle 1980 öncesi Türkiye devrimci hareketi içinde yer alarak, faşizme karşı mücadelede canlarını veren Kıbrıslı Özer Elmas, Mehmet Ömer, Sadık Cemil, Mustafa Ertan, Muharrem Adnan ve Ercan Turgut yoldaşların anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.
ERGENEKON DAVASI
Hem bağırsaklar temizleniyor hem de yeniden şekillenmenin kapısı açılıyor.
Değerli yoldaşlar,
Ergenekon davasının temel nedenini, toplumsal değişimle ancak dolaylı olarak bağlantılı bir cuntalar arası çatışmada zaten kaybetmiş olanın temizlenmesi ve bunun da toplumda militarizme karşı biriken öfkeyi kanalize etmede kullanılması oluşturmaktadır. Ayrıca tüm ezilenlere ve Kürtlere karşı gerçekleştirilecek operasyonların da bunun gölgesinde en az muhalefetle karşılanması ve ideolojik hegemonyanın yenilenmesi beklenen ek yararları oluşturmaktadır.
Bir de tabi, bu işin örtme görevi yanı var. Varlığı 2001 den beri bilinen, MİT’in haklarında 2003’te hükümete rapor sunduğu iki paşanın Ergenekon adlı cuntası ve uzantıları temizlenecekken, acaba gerçekten ABD tarafından kurulmuş ve yıllarca kontr gerilla, özel harp dairesi diye adlandırılmış resmi, yarı gizli yapı da temizlenecek midir?
Bir cuntanın temizleniyor olması Genelkurmayın toplum hayatına müdahalesinin devam etmeyeceği anlamına gelmiyor. Susurluk çetesi ortaya çıktığında da, devletin ve toplumsal yapının ne olduğundan bihaber olanlar, ortalığı velveleye vererek ve “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyerek, toplumun bir süre oyalanmasına neden olmuşlardı. Sonra her şey eskisi gibi oldu. O gün fantezi devlet teorileri uyduranlar, devletin eleştiri, özeleştiri ve ikna yöntemleriyle demokratikleştirilebileceğini sananlar ve iddia edenler, artık devletin demokratikleştirilmesinin bir devrim meselesi olduğu gerçeğini akıldan çıkarmadan, bugün verilecek anti militarist mücadelenin bir devrim mücadelesinin parçası kılınmasının ne kadar zaruri olduğunu anlamalıdırlar.
Ergenekon davasındaki gelişmeler karşısında, yaygın biçimde demokrasiye yandaş güçlerle militarist güçler arasında bir gerilimin yaşandığı ve bu konuda AKP tarafının demokrasiye yakın güç olduğu iddia edilmektedir. Bu ortaya çıkan meselelerin ya basit akılla çözümlenmeye kalkışılması ya da toplumun aldatılmasıdır. AKP’nin demokrasiye eğilimli güç olduğunu söylemek hangi verilerle mümkündür? Herkesin nitelenmesi eyleminin muhtevasıyla belirlenir. AKP’nin seçimle gelen bir hükümet olması kendiliğinden ona demokrasiye ilişkin bir sıfat vermez.
Militarizmin temsilcisi olan Kemalistlerin de elbette demokrasiyle alakalandırılması olanaklı değildir. Askeriye eksenli Kemalistlerin hiçbir devirde demokrasiye, hukuk devletine bir yakınlıklarının olmadığını bir vakıa,bir olgu olarak kabul etmek gerekir. Şimdiye değin sürekli olarak hukuku alaşağı etmişlerdir. 27 mayıs Anayasası için değişik şeyler söylenir, ama nihayetinde o da bir darbenin, hukuk ihlalinin eseridir. Kemalist elitin oligarşi içindeki yerinin pekiştirilmesidir.
Kemalistler neden böyledir de başka bir şey olamazlar? Çünkü, Onlar kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve devletin sahibi olarak da devleti korumak için her türlü hukuksuzluğu yapmaya kendilerini yetkili görürler. Baştan beri öylesine bir kurgu gerçekleştirmişlerdir ki, gerilimsiz bir topluma onların yöntemleriyle ulaşmak çok uzun zamanlar için olanaklı değildir. Onların düşündüğü gibi gerilimsiz, homojen bir toplumun ortaya çıkması için birkaç yüz seneye ihtiyaçları vardır. Bu da mümkün olmayandır. Dertleri sadece alt sınıflarla değildir. Kendilerinin ürettikleri tuhaf laikliğin başlarına sardığı bir başka dert de sanki batırdıkları tarihi yeniden karşılarına dikmesidir. Kemalizm her ne kadar Osmanlının ceberutluğuna ilişkin ne varsa devralmış olsa da feodal devlet yapısına son verip, politik anlamda bir üst yapı devrimi gerçekleştirmiştir. Siyasal devrim anlamında iktidar, bir sınıfın elinden (feodaller) bir başka sınıfın (burjuvazi) eline geçmiştir. Bu el değiştirmede kuşkusuz toplumsal dengeler göz önünde bulundurulmuş ve bu dönüşümün alt sınıflar tarafından da sürdürülmesinin önüne geçmeye azami dikkat gösterilmiştir. Daha kurtuluş savaşının örgütlendiği ilk günlerden itibaren her şey merkezde toplanmış ve Osmanlının güçlü merkezi devlet geleneğine uygun olarak merkezkaç etki yaratabilecek, yerel olabilecek olan her şey baştan tasfiye edilmiştir. Bu yeni merkezi burjuva yapılanma, kendisine toplumsal taban oluşturmak üzere de kendine ait bir dini kendi bildiğince öğreterek (Kemalist yorumlu sünni islam) güya seküler bir toplum yaratmaya çalışmıştır. Ancak bu girdiği yol onun karşısına bildiğimiz islamı dikivermiştir. Bir tarihe kadar yetiştirdiği burjuvazisinin partilerinin eklentisi olarak kullanılabilen İslama, gün gelmiş, tasfiye edilen eski feodal sınıflar değil, burjuvazinin bizzatihi bir kesimi sahip çıkmış ve iş sahip çıkmakla kalmayıp sahip çıkanlar hükümet olmaya kadar yükselmiştir. Kemalistler için tehlike, sadece hükümeti kendi denetleyemeyecekleri bir ideolojik şekillenmeye ve geleneksel olan burjuvanın dışından yükselen bir burjuva kesime kaptırmış olmakla kalmadı. Bu kesim, globalizmin yarattığı özellikler sonucu, uluslar arası sermayenin işbirlikçisi olmayı becerdiği gibi bir fazlasına da aday olmayı başarmıştır. Ortadoğu’ya model olacak bir ılımlı İslami devlet ve toplum yapılanması, ABD emperyalizmi tarafından Ortadoğu’ya takdim edilmiştir. İşte burası çelişkilerin en şiddetli düzeye yükseldiği noktayı oluşturmuştur. Çünkü böyle bir proje ABD emperyalizmine aitti ve ABD emperyalizmi konusunda tekeli elinde tutan TSK bu biricikliğini kaybetme tehlikesi ile yüz yüze gelmişti. İşte bunun için TSK ve etrafına sarmalananlar kıyameti koparabilirlerdi. Nitekim de öyle olmuştur. Mesele TSK açısından bu kadarla da kalmaz tabi. İşe bir de kapitalist pazara asla uymayacak imtiyazlara sahip bir sermayenin (OYAK) de temsilcisi olmak ve bu imtiyazı kaybetme tehlikesiyle yüz yüze bulunmak da eklenmektedir. Bütün ticari firmalar, üç aşağı beş yukarı, uluslararası normlara sahip ticaret hukukuna tabi iken askerlerin holdingi özel yasalara tabi olarak çalışır; aynı askeri hukuk gibi. Bu yapının demokrasiye değil olsa olsa, ancak faşizme eğiliminden söz edilebilir.
TSK bir zamandır yaptıklarıyla kendisini bir siyasal parti haline getirdiğini göstermektedir. Kurumu bir parti gibi doktrine ederken, topluma da yeniden şekil vermek üzere toplumsal mühendislik uygulamaları gerçekleştirmektedir. TSK bir durum tespiti yapmıştır: Laik cumhuriyet tehlikededir ve bunu korumak da TSK’nin görevidir.
Bu görev belirlenmiştir. Artık buradan geriye dönüş yoktur. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” gibi lafların artık laik cumhuriyet söz konusu olduğunda bir kıymeti harbiyesi yoktur. Laik cumhuriyet korunacaktır! Korunması için de AKP’ ye kapatılma davası açılacaktır. Daha önce AKP’yi devletin tepesine çıkarmama kararlılığında olan TSK, bu çarpışmayı kendi oyununa gelen pehlivan gibi kaybetti. Muhtırasını verdi. Erken seçime yol açtı ve AKP bu kez %34’den %47 sıçrayarak Çankaya’ya daha yakın bir noktaya geldi ve TSK’nın gözünün içine baka baka Çankaya’yı da aldı. İktidar partisine kapatma davası açmakla o partinin kapatılmasına karar vermek arasında herhalde çok fazla bir fark yoktur. Eğer bu davaya rağmen bu parti kapatılmaz ise bu hukukun gereği değil o sırada gerçekleştirilen başka işlemlerin sonucu olarak görülmek zorundadır.
Bunların geçerli olduğu durumda hukuk devleti ve demokrasi için elde kaldı AKP ve etrafına sarılı olan ne varsa! Yukarda tariflenen türden bir gericilik eğiliminin ifadesi olan eksene karşı çıkan kim olursa olsun hukuktan, demokrasiden yanadır gibi gelebilir insana, ama böyle kestirme bir yol yoktur. Zira birbiriyle çatışan iki cuntanın ikisinin de gerici olduğunu söylemek, birbirleriyle çatıştıkları için birinin ilerici diğerinin gerici olduğunu söylemekten daha mantıklıdır. Ancak akıl yoluyla sonuçlar çıkarmak yerine somut duruma bakarak kimin ne olduğuna karar vermek daha sağlıklı bir yol oluşturur. Değerli yoldaşlar,
Öncelikle AKP’nin sınıfsal karakterini, politika ve ideolojiden bağımsız olarak, nesnel açıdan tespit etmekte yarar vardır. Zira diğerleri ters dursalar bile zamanla kendilerini nesnelliğe uydururlar. Hangi sınıfı temsil eder AKP? Bir partinin hangi sınıfı temsil ettiğini anlamak için onun kimlerden oy aldığına değil, hangi çıkarları ağırlıklı olarak temsil ettiğine bakmak gerekir. AKP bugüne değin, uluslar arası sermayeye en ufak bir karşı duruş göstermemiştir. Tersine uluslar arası sermayenin istekleri ne ise onları en etkin biçimde hayata geçirmiştir. AKP, globalizm çağının sermaye merkezileşmesi ve uluslararası sermayenin entegral parçası olmak için gerekli olan özelleştirmeleri en güçlü biçimde gerçekleştiren bir parti olmuştur. Bu açılardan AKP’nin emperyalist çıkarlara diğer burjuva partilerinden daha az bağlı olduğunu söylemek olanaklı değildir. Hatta denebilir ki, diğer partilere göre bu konuda daha da heveslidir, acelecedir ve gözü karadır. Bu hükümet kadar uluslararası sermayeye entegre olma kararı almış, bu hükümet kadar çok özelleştirme yapmış başka bir hükümet olmamıştır.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kemalist elitin kurduğu diktatörlük, bütün modern görünümüne karşın demokrasi savunusunu, rejim değişikliği dolaysıyla egemenliği de kaybetmiş olan geleneksel sınıf kalıntılarına bırakmak durumunda olmuştur. Ne var ki, bu gerici sınıfların çıkarlarının da gerçek bir demokrasi ile bağdaşabilmesi olanaklı olamazdı. Bu çerçevede demokrasinin bir yaşam ilişkisi olarak değil de bir muhalefet aracı olarak kullanılmasıyla, dinin hem yaşam biçimi hem de bir muhalefet aracı olarak kullanılması, TC devleti altında politika yapmanın bir karakteristiği oldu. DP, CHP’ye karşı başarıyı buradan yakaladı.
İkincil paylaşım savaşının ardından, yeniden yapılanan dünyada yeni sömürgecilik gelişirken kırlardan şehirlere de hızlı bir göç başladı. Bu bütün dünyada olduğu gibi TC’de de şehirlerin tarım toplumlarına göre toplum hayatında daha büyük bir önem kazanmasına yol açarken, aynı zamanda kırsal alanların muhafazakar ideolojisinin de şehirleri fethetmesine yol açtı. Hem bir değişim içinde olan hem de muhafazakar olan kitleler, hızla yeni ortaya çıkan muhafazakar DP’ye yöneldiler. Ama bu öylesine bir muhafazakarlıktı ki karşı çıktığı güç diktatörlük savunucusu olduğundan demokrasi mücadelesi olarak nitelenebiliyor, sosyalistler bile yer yer bu partinin saflarında kendilerine yer bulmaya çalışıyorlardı. Şehrin yeni sakinleri bir yandan muhafazakarlığın temelini oluştururken, diğer yandan da bir dönüşüm yaşıyor ve on beş yıl sonrasının mücadeleci zeminini hazırlıyorlardı. Dönüşüm sadece alt sınıflar arasında değildi. Üst sınıflar da değişim yaşıyordu. DP lideri Menderes, “her mahalleden bir milyoner yetiştireceğiz” demişti. Ve gerçekten de burjuvazinin saflarına her taraftan fışkırıp gelen değişik boydan yeni bir burjuva kesim katılmıştı. Sınıf ilişki ve çelişkileri her anlamda değişikliğe uğramıştı. DP bir darbe ile devrilirken, 60’lı yıllar eski diktatörlük savunucusu CHP’ni “komünizmin önünü kesmek üzere” ortanın soluna taşıdı. Muhafazakarlık hızla zıddına dönüşmekte ve güçlü bir sınıf mücadelesinin işaretlerini vermekteydi. TİP 1963 yılından itibaren bir yıldız gibi yükseldi, ama oligarşi “ortanın solu” girişimiyle onu frenleyecek tedbirini almakta gecikmedi.
Bu tümden dönüşüm ortamında alt sınıflardaki hareketlilik üst sınıflar arasındaki parçalanma ve kavgalarla tamamlanmaktaydı. Devletin tepesini tutanlar, emperyalizm ile birlikte oluşturdukları oligarşik bir yönetim sürdürürken, artı değer üretenlerin dışındakileri de dışladılar. Yeni ortaya çıkan burjuvazinin bir kesimi oligarşi içinde yer alabilirken, daha küçük çaplı olan bir kesimi ise dezavantaj içine girdiğini görerek, sayısal çokluğunun verdiği avantajdan yararlanarak zamanın oligarşisinin has partisini oluşturan AP içinde güç denemelerine giriştiler. İlk adımı Erbakan odalar birliğinde attı. Ancak kazandığı başkanlık elinden Yargıtay kararıyla alınınca, parti içinde mücadele edilemeyeceği görülüp bir başka siyasal oluşuma gidildi ve DP’nin CHP’ye karşı uyguladığı ve AP tabanında ciddi bir yeri olan taktiğe başvuruldu. İslam sancağı kefereye karşı yükseltildi. Dönemin antiemperyalist havası içerisinde islama bir de milli kılıf ekleyen Milli Nizam Partisi (MNP), din silahını oligarşinin elinden alırken onun işbirlikçiliğini de diline doladı. MNP, 60’lı yıllarda gösterdiği gelişme ile yetmişlerin sonlarında Demirel’le birlikte Milli Cephe hükümetlerinin ortağı oldu.
Seksen sonrası, kapitalizmin ikinci paylaşım savaşından sonraki ikinci dalgasını oluşturmaktaydı ve bu kez ucuz işgücünün peşinde koşan uluslararası sermaye, bağımlı ülkelerdeki tarımı yıkmak suretiyle şehirlere şiddetli bir köylü akınını gerçekleştirdi. Sermaye ucuz işgücüne kavuşurken, ikinci dalga bir muhafazakarlık hareketi de ortaya çıktı. Bu, yeni şehirlilerin bütün kötü koşullarına rağmen denetim altında tutulmasının imkanlarını verdiği gibi muhafazakarlığın artık büyük şehirlerin hakim karakteri olmasına da olanak sağladı. Tüm bu süreç içerisinde daha büyüyen ve uluslararası sermaye ile işbirliği imkanlarına ulaşan bu yeni sermaye kesimi, hesabını büyüterek bir adım daha attı ve uluslararası işbirliğinde ayağına bağ oluşturan “milli” sini bir kenara koyup islamıyla yoluna devam etmeye girişti. Geleneksel oligarşinin ve haliyle emperyalizmin verdiği destekle Erdoğan, oligarşinin yeni temsilcisi olarak siyaset sahnesindeki yerini aldı. Aslında Menderesin mirasını devralan Demirel rolünü oynuyordu. Daha doğrusu oligarşi ondan bu rolü oynamasını istiyordu.
ABD emperyalizminin TC’ye biçtiği rol, emperyalizmin bölge politikaları çerçevesinde islam ülkelerine model rolü oynayacak parlamenter rejimle yönetilen “ılımlı islamın” ülkesi olmak idi. Ancak bu niteleme daha baştan TSK’nin şiddetli itirazına uğradı. TSK bir yandan Kürt meselesi dolaysıyla ABD ile bir uyumsuzluk içerisine girmişken, diğer yandan da bu ılımlı islamın kendisine oligarşi içindeki pozisyonunu kaybettireceğini görüyordu. Bu süreçte ortaya çıkan bir başka olgu da büyük Ortadoğu Projesinin, ABD’nin Irak’ta ve Afganistan’da içine saplandığı bataklık dolaysıyla, artık gerçekleşebilme kabiliyetini kaybetmiş olmasıydı. ABD, Afganistan ve Irak’ın işini bir çırpıda bitirip Afganistan’dan Atlas ülkelerine kadar rejim değişiklikleri gerçekleştirecek, işbirlikçiliğin daha güvenceli sürdürüldüğü Türkiye benzeri ülkeler yaratacaktı. Ancak ayaklarını içine saplandığı bataklıktan kurtaramayan ABD, geçen yıllar içerisinde artık bölgedeki demokratikleşmeden, o büyük projeden söz edemez oldu.
TSK ile Hükümet arasında, her iki kesimin de katkılarıyla ortaya çıkan gerilim, artık rejimin istikrarını tümden tehdit eder hale geldi. Bu gerilim içerisinde ordu hiyerarşisi zedelenmeye başladı. Sürdürülen sömürge savaşı sırasında savaşan subaylar arasında değişik anlayışlar ve daha ötesi maddi menfaat birlikleri oluşmuştu. Kürdistan’da savaşan subay, artık kendisini iyice ülkenin kaderini belirleyecek insan olarak yüceltmeye başlamıştı. Savaşan, söz hakkına sahip alacak ve yönetecekti de. 12 Eylülün kurduğu rejim de bütün tersine iddialara karşın bu hevesleri beslemekteydi. Sömürge savaşı dolayımından subaylar artık memleketin kaderine daha fazla müdahale etme hakkını ve imkanını buluyorlardı. Savaşın içerisinde terfi eden bu menfaat gurupları, adım adım ordunun tepesine tırmandılar ve ülkenin kaderini belirlemek üzere planlar geliştirmeye başladılar.
2001 yılından beri ordunun üst kademesini oluşturan subayların muhtelif cuntalar oluşturdukları bugün açık ifadeleriyle ortaya çıktılar. Artık kirli çamaşır sepetlerinden bir kısmı ortalığa saçıldığı için herkesin haberdar olduğu bu cuntalardan MİT’in, Hükümetin, sermayenin daha ortaya çıktıkları gün de haberi vardı ve sonu belirsiz maceraların siyasal sahneyi kaplaması artık uzak olmayan ihtimaldi. Deniz kuvvetleri komutanının günlüklerinin ortaya koyduğu gerçek, hükümete müdahale gibi sorunların kimi oligarşi mensuplarıyla apaçık konuşulduğudur. Siyasal rejimin, artık sürekli böyle bir karakter taşıyacağı, hükümetin türban yasası konusunda attığı adımla kesinleşti. Bu gerilimin ortadan kaldırılması ya TSK’nın bir gerilim faktörü olmaktan çıkarılmasıyla ya da hükümetin geri çekilmesiyle mümkündü. Hükümetin geri çekilmesi pek olanaklı görülmedi. Zorla yaptırılan yeni seçimler hükümeti güçlendirmişti ve bu böyle devam edecek gibi görünmekteydi. Askeriyenin de bir gerilim faktörü olmaktan çıkarılması olanaklı değildi; zira benzer kadrolar birbirini izlemekte ve süren sömürge savaşı yenilerini üretmekteydi. Artık ne işbirlikçi tekelciler, ne de ABD ve AB emperyalistleri var olan gerilim içerisinde çıkarlarını sağlam bir biçimde sürdürebilecek durumda idiler. TSK, ABD açısından her şeyden önemli idi. Kurban edilebilecek tek seçenek hükümet idi ve Anayasa Mahkemesi yoluyla bıçak kurbanın boynuna dayandı. Bu noktadan sonra Erdoğan’dan beklenen ölüm perendesini atması çok zayıf bir ihtimaldi. Bu mesele Ergenekon davasından bütünüyle bağımsız olmasa da oligarşinin yeniden şekillenme meselesidir ve er ya da geç bir biçimde çözülecektir.
Hikmet-i hükümet ya da Raison d’etat kavramı modern siyaset bilimi literatüründe, devletin politik eylemlerini kendiliğinden meşru sayan ve onlara tartışma üstü bir kutsallık atfeden otoriter ve muhafazakar düşünce anlamına gelse de ‘derin devlet’in kuramsal çerçevesini bizlere sunuyor. Devlet adına, devletin bekası için bir takım kirli/yasa dışı organizasyonları "gizli savaş örgütleri" aracılığıyla gerçekleştiren oluşuma ‘derin devlet’ deniyor. Ancak ‘derinlik’, bu organizasyonların devletten bağımsız bir organizasyon oldukları için değil, ‘gizlilik’ anlamında kullanılıyor.
Ergenekon’u, Ergenekon adıyla olmasa bile, kamuoyu böyle bir örgütlenmenin olduğunu on yıllardır biliyor. NATO’nun “soğuk savaş” konsepti dolayımı ile oluşturduğu Gladio tipi örgütlenmelerin önemli bir ayağı olan bu “derin” örgütlenmeler, varlığını değişik adlarla da olsa sürdürdü/sürdürüyor.
Soğuk savaş sonrası birçok ülkede dağıtılan “gizli savaş örgütleri” Türkiye’de faaliyetlerine kesintisiz bir şekilde devam etti. “Kirli savaş” dönemi ise bu örgütlenmeyi geliştirdi, güçlendirdi. Özel savaş konseptinin veciz sözü haline gelen “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” politikası, bu “kontrolsüz” gücün ulaştığı boyutu gösteriyordu. Kürt halkına karşı bizzat oligarşi tarafından örgütlenen bu asimetrik savaş örgütü gerçekleştirdiği eylemlerle gündemimizden hiç çıkmadı.
Dört darbe (biri post-modern darbe olarak anılıyor) yaşanmış bir ülkede “derin devlet” en yetkili ağızlardan bile hep kabul edildi. Bu açıdan Ergenekon yalnızca Ergenekon değildir!
Bu bildiğimiz haliyle Ergenekon denilen örgütün varlığı ilk olarak Nokta dergisi tarafından yayınlanan Ayışığı ve Sarıkız isimli iki darbe planı ile ortaya çıkmıştı. Ancak operasyonun kaldırdığı toz bulutu ile Ergenekon’a bakmak, belli bir illüzyonun varlığını kabul etmek anlamına gelecektir. Öyleyse bu operasyonun gerçekleştirilmesinin nedenlerini göz ardı etmemek gerekiyor. Aksi taktirde zannedildiği kadar illegal olmayan böyle bir örgüt kurulma aşamasında bile dağıtılabilir ya da bizler daha duymadan bu örgütün varlığına son verilebilirdi.
Bu durumun kendisi ise operasyonun gerçekleştirilebilmesi için dünden farklı bir dinamiğin devreye girmiş olmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye kapitalizmini "modern bir kapitalist ülkeye" dönüştüreceği iddiasıyla ortaya çıkan AKP hükümetinin, şimdiye kadar attığı adımlarla görünen yüzü neo-liberal, milliyetçi, muhafazakar ve Türk’tür.
Türkiye kapitalizmi ekonomisine ters orantılı olarak NATO'nun ikinci büyük ordusunu oluşturmuştur. Bunda şüphesiz askerin siyaset üzerindeki vesayetini arttırma girişimleri etkili olurken, Kürt özgürlük hareketinin de ortaya çıkması bir faktördür. Ancak burada bir devlet mantığından da söz etmek gerekmektedir. TC’nin daha kuruluşundan itibaren sivil ve asker bürokrasisini kilit bir noktaya taşıdığı görülecektir. Öyleyse asker yalnızca asker, hükümet yalnızca hükümet, devlet yalnızca devlet değildir. Yani esas olarak sistemsiz bir sistemden bahsettiğimiz söylenemez. Bu açıdan kapitalist bir ülkede yaşadığımız unutulmamalıdır.
TC tarihinde bürokrasi, seçilmişlerden çok daha az tesadüflere bağlı ilerlemeleri mümkün kılar. Bu açıdan Hurşit Tolon, Şener Eruygur gibi emekli generallerin “kafalarına göre” darbe planları yaptıkları iddia edilemez. Ancak bu durum kamuoyunda önemsiz bir ayrıntı gibi karşılanmaktadır. Ergenekon çetesinin teslim edilmesinin yarattığı illüzyon, ordu-hükümet kapışmasında demokrasinin kazandığı yorumlarını gündeme taşımıştır. Oysa olan bir aparatın temizlenmesidir. Bu Ergenekon’u ve yaptığı işleri küçümsediğimiz anlamına gelmez. Ancak ABD dahil hemen bütün emperyalist metropollerin Türkiye kapitalizminden beklentisi istikrardır. Bugün bu istikrarı son derece güvenilir, onların sözünden kolay kolay çıkmayacak bir hükümette görmektedirler. Bu durum ise kolay kolay bir darbe gerçekleştirilmesini zorlaştıran başlıca faktördür. Yani özet olarak başlıca tercih, hükümet ve ordunun ABD’ nin Ortadoğu planlarına uyumlu hale getirilmesi ve bu amaçla siyasetin yeniden dizayn edilmesidir.
Darbe anayasasıyla yönetilen bir ülkede, darbe gerçekleştirecekleri suçuyla tutuklanmak Ergenekon çetesi üyelerine düştü. Bu olumlu bir durumdur. Ancak TC tarihinde yaşanan dört darbenin hiçbir suçlusu bugüne kadar yargı önüne dahi çıkartılamadı. Bu gerçeği görmeden Ergenekon’a bakmak yalnızca bir yanılgıyı gündeme getirecektir. Oysa darbenin bir suç olduğu gerçeğinden hareketle tüm sorumlular yargı önüne çıkartılsaydı elbette ki değerlendirmemiz bu yönde olmayacaktı.
AKP ile ordunun uzlaştığı çerçeve, esas olarak Türkiye kapitalizminin yeniden yapılandırılması çerçevesinde, bu yapılanmada ayak bağı olarak düşünülen kimi unsurlardan bağırsak temizliğiyle kurtulma operasyonudur. Öyleyse sorulacak soru ordunun bu operasyona neden izin verdiği olacaktır.
Ordunun siyaset üzerindeki vesayeti esas olarak bir takım temel yaklaşımlara dayanmaktadır. Bunun başında da Cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü ve laiklik gelmektedir. AKP’nin laikliği kaldıracağına yönelik hiçbir somut dayanak bulunmadığı ortadadır. Ordunun Ergenekon operasyonuna izin vermesinin nedeni Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi ve İran pazarlığında AKP’nin verdiği tavize dayanmaktadır. Bu durum “Dolmabahçe Mutabakatı”nın sürdüğünü de göstermektedir.
Ergenekon çetesinin darbe hazırlıkları, bugün itibariyle ABD’nin isteyeceği bir durum değildir. Ergenekon’un AKP tarafından dağıtılması operasyonuna bu açıdan karşı çıkılmamaktadır. Bu operasyonun gösterdiği şey demokrasi mücadelesinin bir kazanımı değil, oligarşinin kendi iç çelişkilerinin açığa çıkmasıdır.
Savaşın içerisinde oluşan subaylar arası menfaat guruplaşmaları ya da daha doğru tabiriyle cuntalar yaşanan süreçte zaman zaman birbirlerine dokunmuşlar, birlikte davranıp davranamayacaklarını denemişler ancak besbelli ki, hepsinin birden patronu olan ABD emperyalizminin böyle bir girişimi gereksiz görmesi sonucu ne bir araya gelebilmişler ne de kendi başlarına bir hareket gerçekleştirebilmişlerdir. Onlar ne yapmaları konusunda karar verinceye kadar emeklilikleri gelmiş, ama bu arada emeklilikleri süresinde de sivil Kemalistlerle birlikte bir darbe hareketinin geliştirilmesinin imkanlarını yaratmaya çalışmış oldukları, Deniz Kuvvetleri komutanının günlüklerinin verdiği bilgiler ışığında gelişmelerin değerlendirilmesinden çıkarılabilmektedir. Kızıl Elma koalisyonunun öğelerini de içeren bu yapı, yarattığı atmosfer ve haliyle komuta kademesinde bırakmış olduğu iş arkadaşları sayesinde önemli bir gücü temsil etmeye ve oligarşinin çevirdiği hesapların bozulmasında rol oynayabilecek bir güç olma durumunu devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu gücün farkında olan ve patronajını ABD’nin yaptığı bir planla, oligarşi içinde birbiriyle gerilim içerisinde olan güçlerin de onayını alarak, AKP Ergenekon çetesini ayakaltından temizlemeye karar vermiş durumdadır. Bu konuda hem başbakanın hem de genel Kurmay başkanının beyanatları bunu göstermektedir. Ayrıca, hükümet katında cereyan eden olaylar konusunda sağlam bilgilere sahip olduğu bilinen Fehmi Koru’da Başbakanın meseleyi Bush’la konuşmuş olduğunu teyit etmektedir. Özcesi bir bağırsak temizleme operasyonu sürdürülmektedir.
Ancak Ergenekon meselesinin halli hiç de o kadar kolay değildir. Nihayetinde tutuklanan TC devletinin önemli insanlarıdır ve bunların hala devletin her kademesinde ve ağırlıklı olarak da TSK içerisinde etkili güçleri bulunmaktadır. Hatta ve hatta dava, hukukun gereklerine uygun bir çerçevede sürdürülecek olsa mevcut Genel Kurmay başkanın da okka altına gideceğine kuşku yoktur. Zira TSK bünyesi içerisinde TSK faaliyetinden ziyade cunta faaliyeti olarak nitelenebilecek ilişkiler sürdürdükleri artık ortaya çıkmıştır. Yeni gelişmeler bunu göstermektedir. Albay Dursun Çiçek şahsında gündemleşen “irtica ile mücadele Belgesi”nin sahtemi gerçek mi olduğu tartışmaları sürerken, bizatihi ordunun içinden adı bilinmeyen meçhul bir subayın itirafları ve Ergenekon davası savcılarına postayla gönderdiği belgenin aslıyla birlikte, Genelkurmay bünyesinde halen bu faaliyetlerin sürdürüldüğü açığa çıkmıştır. “Kafes operasyonu eylem planı” adıyla faaliyete geçen, içinde albay ve yarbaylarında bulunduğu 11 subayın tutuklandığı bir başka girişimin gerçekleştirmeyi planladıkları eylemler ise tüyler ürperticidir. Vehbi Koç müzesinde bulunan denizaltı gemisine bomba yerleştirerek, ziyarete gelen çocukların olduğu bir saatte bombayı patlatıp suçu siyasi örgütlerden birisinin üzerine yıkmak, azınlıklardan olan insanlara yönelik katliam yapmak vb.
Neticeten oligarşinin kendi içinde süren bu değişik kavgaların hiç birinde ezilenlerin, onların davasının savucusu sosyalistlerin hiçbir yeri ve tarafı yoktur. Sürdürülen operasyonlar tümüyle oligarşinin kendi iç ilişkilerinin düzenlenmesinden öteye gitmemektedir. Kimileri egemen sınıflar arasındaki çelişkiden yararlanarak demokrasi adına sonuçlar çıkarılabileceğini ve bundan dolayı da atanmışlara, militaristlere karşı seçilmişlerin desteklenmesinin gerektiğini savunmaktadır. İlk bakışta insana askerlere karşı seçilmişleri desteklemek mantıklı gelmektedir. Nihayetinde askerlerin yapacağı silah zoruyla demokrasiye müdahale etmektir. Sahiden demokrasiye mi müdahale etmektedirler? Müdahale edilen o seçilmişler sahiden demokrasiyi mi temsil etmektedirler? Bu sorulara olumlu yanıt verenlerin bu kavramlardan neler anlamakta olduklarını bir kez daha gözden geçirmeleri gerekir.
Ne var ki, askerin rejime müdahalesi, ona yön vermeye kalkışması, yönetimi ele alması birilerinden yana olmaya gerek olmadan karşı çıkılması gereken halk düşmanı bir eylem oluşturur. Askerlerin bu halk düşmanı eylemine karşı durmak için birilerinden yana olmaya ve hele hele de AKP hükümetinden yana olmaya hiç ihtiyaç yoktur. Biz sosyalistler kendi anlayışımızın gereği olarak zaten her türlü antidemokratik girişime karşı dururuz; durmalıyız da.
Bir şeye karşı çıkmak için onun karşısında olana yandaş olmak zorunluluğu bir mantık hilesinden başka bir şey değildir. Bu suretle ezilenlere kırk katır mı kırk satır mı politikası dayatılmış olmaktadır. Mevcut durumda bizler askeriyenin her türlü müdahalesine karşı çıkarken, AKP’nin de nasıl demokrasi düşmanı olduğunu deşifre etmeye devam etmeyi temel görevlerimizden biri bilmeliyiz. Oligarşinin bütün manevralarına karşı savunulacak olan devrimci demokrasinin talepleridir. Bu talepler kendiliğinden militarizmin her türüne karşıdır. Onun için seyfiyeden gelecek her türlü girişime karşıdır. Devrimci demokrasi sınırsız örgütlenme özgürlüğünü savunduğu için hiçbir partini kapatılmasına icazet vermez; dolayısıyla DTP’nin kapatılmasına karşı olduğu kadar AKP’nin kapatılmasına da karşı durur. Ancak DTP’ye siyasal alanda destek verirken, AKP’nin halk düşmanı olduğu gerçeğini tam da bu sırada tekrarlamaktan geri kalmaz; onun mazlum rolü oynayarak halk desteği sağlamasının önüne geçmeye çalışır.
Devrimci demokrasi, göstermelik bir cunta yargılamasını deşifre eder ve devlet adına yeraltında sürdürülen sivil, resmi, askeri bütün ilişkilerin ortaya çıkarılmasını ve çağdaş hukuk normlarının dışında ilişkiler geliştirenlerin hepsinin yargılanmalarını sağlamaya çalışır.
Değerli yoldaşlar,
Ergenekon davası, burada açıklıkla ifade etmeliyiz ki bizim henüz davanın başlarında tahmin etmediğimiz ve beklemediğimiz bir boyut kazanmıştır. Biz bu kadar ileri gidileceğini, muvazzaf subayları da kapsayacak bir derinlik kazanacağını öngörmüyorduk. Gelişmelerin bu anlamda bizim yanılgımızı göstermiş olması gocunulacak bir durum değildir. Tersine bu dava ne kadar boyutlanıp ne kadar derinleşirse o kadar iyidir. Sosyalist Parti zaten bu davanın boyutlandırılıp derinleştirilmesi yönünde, aşağıdaki talepler doğrultusunda bir mücadele sürdürmektedir.
Birincisi;Ergenekon davasının genişletilerek darbe yapanların ve darbe girişimi içinde olan herkesin yargılanması ve cezalandırılması, ikincisi;tüm faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması,Özel Harp Dairesi, Jitem, jit vb. kontr gerilla örgütlerinin dağıtılması ve üyelerinin yargılanması, üçüncüsü; 12 Eylül Anayasasının yok sayılarak, toplumsal dinamikleri oluşturan kesimlerin katılımıyla demokratikleşmenin hukuki zeminini yaratacak ve yönetimi yerel inisiyatiflere kaydıracak demokratik bir anayasa hazırlanması, dördüncüsü; Kürt sorununun eşitlik zemininde demokratik çözümü için operasyonların durdurulması, beşincisi; düşünceyi yazıyla ve sözle ifade etmenin ve örgütlenmenin önündeki bütün anti demokratik yasaların kaldırılması, altıncısı;siyasi partiler yasasının değiştirilerek, seçme ve seçilme hakkını kısıtlayan bütün yasaların değiştirilmesi, seçim barajının kaldırılması ve parti kapatılmasının yasaklanması vd. için, egemenler arasındaki çatışmadan demokrasi beklemek yerine devrimci demokrasi talepleriyle mücadeleyi yükseltmek ve bu eksende bir politik ve örgütsel iradeyi ortaya çıkarmaktır.
YEREL SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ
Değerli yoldaşlar,
Mart 2009 Yerel seçimlerine, ekonomik ve siyasal olarak iki temel gelişmenin yön verdiği koşullarda gidildi. Bu gelişmelerden birisi kapitalist sistemin krizidir. Diğeri ise Kürt sorununun çözümü meselesidir. PKK’nin tasfiyesi için yürürlüğe konulan plan gereği mücadele sonucu elde edilen kazanımlar bile maniple edilerek, Özgürlük Hareketi Kürt halkından izole edilmeye çalışılmaktadır. Kürt sorununda iç dinamiklere dayanmayan, sorunun öznelerini muhatap almayan her “çözüm” adımı, çözüm bir yana krizle birlikte çatışmanın bileşenlerini artıracak ve oligarşiye karşı mücadele güçlerini çoğaltacaktır.
Sosyalistler ve devrimci demokrasi güçleri yönünden, yukarda ifade edilen gelişmeleri gözeten ve bu gelişmelerin önümüze koyduğu görevlerin gereklerine uygun düşen bir hazırlıkla seçimlere girilmemiştir. Seçimlere kısa bir süre kala oluşturulan “BİZDE VARIZ” Platformu, sistem partilerine karşı yerel yönetim ve yerel demokrasi perspektifli merkezi bir program etrafında güçlü bir seçenek oluşturma yerine, “YERELLERDE İŞ VE GÜÇ BİRLİĞİ” yaratma muğlaklığı içinde, bir nevi platform bileşenlerinin keyfiyetine dayalı bir zemin olmuştur. Platformun kimi bileşenleri, bazı illerde, ortak metinde belirgin olarak ifade edilen sistem partilerinden CHP’nin adaylarını desteklemiş, kimi bileşenleri siyasi konjonktürü göz ardı eden bir politik sorumsuzlukla il genel meclisi seçimlerine kendi parti kimliğiyle girme yolunu seçmiş, kimi bileşenler ise platform içinde Kürt hareketini izole etme çabası içine girmiş, başaramayınca da kendisini platformun dışına atarak Kürdistan’da da “seçenek” olma gayretine yönelmiştir. Sosyalist Parti, bu süreci doğru bir yaklaşımla değerlendirmiş olsa da oluşturulan platformun muğlaklığını giderici bir irade sergileyememiş, seçim faaliyetleri pratiğinde ise tüm güçlerini rantabl olarak faaliyetlere seferber edememiştir
Seçim sonuçları, krizin siyasal faturasının AKP hükümetine kesilmeye başladığının işaretlerini vermiş, onun yanında PKK’yi tasfiye planı çerçevesinde bölgede devlet partisi fonksiyonuyla hareket eden ve Kürt sorununda açılımlar sürecine girildiği izlenimi vererek, aldatmacalarla izolasyonu güçlendireceği hesapları yapan AKP’nin hesaplarının, Kürt halkı tarafından boşa çıkarıldığını göstermiştir. 2004 yerel seçimlerinde ki oy oranı yüzde 41.8, 2007 genel seçiminde ki oy oranı yüzde 46.54 olan AKP’nin, 2009 yerel seçimlerinde ki oy oranı yüzde 38.78’ e düşmüştür. AKP henüz krizin ilk etkileriyle birlikte bu gerilemeyi yaşamıştır. Krizin derinleşerek ortaya çıkaracağı sonuçlarla birlikte AKP’nin gerileme trendi de hızlanacaktır. AKP’nin gerilemesi sistem dışı güçlü bir seçenek yaratma olanaklarını artırırken, bu olanaklar değerlendirilemediği takdirde, “yağmurdan kaçarken doluya tutulma” durumuyla karşı karşıya kalınması da kaçınılmaz olacaktır. Seçimlerin ortaya çıkardığı tabloya biraz daha yakından bakalım:
1-AKP oyları azımsanmayacak bir düşüş göstererek, %47’den %39’a düşmüştür. Erdoğan’ın %50’nin üstüne çıkma beklentilerinin olduğu bir dönemde bu düşüş ciddiye alınması gereken bir düşüşe tekabül eder. Eğer bu arada Davos’ta yaptığı şov söz konusu olmasa idi bunun daha da düşeceğine kuşku yoktu. Esasında bu düşme eğilimini hükümetin uygulamalarının yarattığı tatminsizliğin bir sonucu olarak değerlendirirsek, buna bir bu kadar daha krizin henüz yeterince etkisinin duyulmaması faktörünü peşinen ekleyebiliriz. Yani seçimler bir üç ay sonra yapılmış olsa ve sonuçlar daha görünür olsa idi bir bu kadar daha düşüşü beklemek hiçte yanlış olmazdı. Düşüşüsün bu kadarla sınırlanmasında, oluşan tepkilerin gelişmesini engelleyici karşı hükümet tedbirlerinin de önemli bir rolünün olduğunu kabul etmek gerekir. Yani şunu söylemek yanlış değildir. Seçimler geçtiğine göre hükümet artık elini serbest hissedecek ve krizi emekçilerin üzerine yıkmak için gereken tedbirleri alacaktır. Hükümet seçimlerin varlığı nedeniyle bu tedbirleri geciktirmekte ve hatta tersine halkı bir anlamda rüşvete boğacak tedbirler geliştirerek durumu kurtarmanın peşindeydi. Cumhuriyet tarihinde herhalde tek parti devrinde görülen, valiler eliyle parti faaliyetinin sürdürülmesi bir de bu hükümete nasip oldu. Bu seçim sürecinde valilerin halka rüşvet dağıttığına da tanık olduk.
2-CHP birkaç puan yükseldi. Ankara ve İstanbul gibi illerde görülen ortalamanın üstündeki yükselişi, CHP politikalarına teveccüh olarak değil tersine AKP politikalarından bıkkınlık ve bu illerdeki CHP adaylarının CHP’nin merkezi politikaları dışında bir propaganda yürütmeleri ile değerlendirmek gerekir. AKP’nin böylesine bir aşağıya gidişe yöneldiği dönemde eğer CHP politikalarına onay verme anlamında bir yönelim olsa idi bu iki şehirde de seçimleri CHP’nin alması icap ederdi.
3-SP ikiye katlandı ve AKP için çekirdek oylar açısından ciddi bir tehdit oluşturur hale geldi. SP’nin yükselişe geçeceğine ilişkin işaret vermiş olması, AKP’nin iki yüzlülüklerinin teşhir edilmesi ve dinsel kanaldan kazandığı desteğin gerilemesini getireceğini bekleyebiliriz. Krizin gelişmesi bu etkinin daha da belirgin hale gelmesine neden olacaktır.
4-Seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan harita, belirli bölgelerde uç siyasi, kültürel ve sosyal yaşamların oluştuğunu gösteriyor. Kürdistan sistemle çatışmalı bir odak haline gelirken, diğer bölgelerdeki farklılaşma sistem içi uçları teşkil ediyor. Kürdistan’da DTP ve AKP dışında kalan partiler silinmiş durumda. CHP, sadece Kürdistan’da değil, sahilden içeriye doğru gittikçe yüzde onların altında bir parti haline gelmiş bulunuyor. Bu şeritte ya AKP ya da MHP ve diğer faşist partiler var. Kürdistan’da gerileyen AKP’yi gerileten ve seçenek olan güç Kürt Özgürlük Hareketiyken, Batıda durum böyle değil. AKP’nin gerilemesi karşısında gelişen ve güçlenenler kısmen ulusalcılar, daha çokta ırkçı faşist güçlerdir.
5-Sosyalistlerin ise bu haritada yeri yok. İl Genel Meclisi seçimlerine giren TKP yüzde 0.17, ÖDP yüzde 0.14 ve EMEP yüzde 0.11 oy aldılar. Üç partinin aldığı oy toplamı, bizim ÖDP içinde bulunduğumuz dönemdeki 1998 seçimlerinde ÖDP’nin aldığı oy kadar bile değildir. Başta Sosyalistler olmak üzere sistem dışı güçler güven verici bir seçenek oluşturamadıkları sürece, bir sistem partisinin seçeneği bir başka sistem partisi olmaya devam edecek, üstelik bu seçimlerde olduğu gibi sosyalist olduğunu söyleyen birçok kişi değişik gerekçelerle sol etiketli burjuva partilerine oy verecektir.
6- DTP’nin kazandığı başarı çok yönlü sonuçlar getirmeye adaydır:
-Öncelikle AKP’nin Kürtleri asimile edebileceği temeline dayalı militarist-muhafazakar ittifakının kendi içinde zedelenmesine ve her çelişkinin yeniden büyüyüp rejimin istikrarsızlıklarına yol açmasına tanık olacağız.
-Seçim başarısı sürecin PKK aleyhine olmasının önüne ciddi bir engel çıkarmıştır. Böylesine bir halk desteğini alan bir partiyi diğer Kürt partilerinin görmezlikten gelmesi oldukça zorlaşmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da TC’nin beklediği PKK’nin tasfiyesine dayalı bir çözüm yolu da ciddi bir biçimde tıkanmış olacaktır.
-Bu seçim başarısının Obama’nın gelişine tesadüf etmiş olması, DTP’nin argümanlarının daha ciddiye alınmasına ve yine tasfiye planlarının zorlaşmasına yol açacaktır.
-PKK’yi tasfiye planını ve değişik aldatmacalarla Kürt halkından izole etme girişimlerini boşa çıkarma kararlılığında olduğunu 2009 Newrozunda dosta düşmana açıkça gösteren Kürt Halkı, bu duruşunu seçimlerde bir kez daha sergileyerek tasfiye planının gerçekleşmesinin öyle kolay olamayacağını dünya aleme ilan etti. Seçimleri bölgede Özgürlük Hareketini tasfiye için Kürt Halkına karşı yürütülen savaşın bir aracı haline getirerek, adeta tasfiyenin onaylanıp onaylanmadığı bir referanduma dönüştüren AKP hükümeti, sandıktan çıkan sonuçla hiçte istemediği bir cevap aldı. Şimdi Kürt Hareketi elde ettiği kazanımlarla daha da güçlenmiş olarak muhataplık vurgusunu daha güçlü yapacaktır.
- DTP, 2004 yerel seçimlerinde kazandığı 1 büyükşehir ve 4 il belediye başkanlığına 2009 seçimlerinde 3 il belediye başkanlığı daha ekledi. 2004 seçimlerinde kazanılan il, ilçe ve belde belediye başkanlıkları toplamı 51 iken, bu seçimlerde kazanılan belediye başkanlığı sayısı 99 oldu. Bu sayıya ÖDP listesinden 4, EMEP listesinden 1, bağımsız olarak seçimlere katılan 4 belediye başkanlığını daha eklediğimizde demokrasi güçlerinin elindeki belediye başkanlığı sayısı 108 ediyor.
-2002 seçimlerinde DEHAP çatısı altında seçimlere giren EMEK, BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK BLOKU 2 Milyon 50 bin oy alarak yüzde 6.4 oy oranı elde etmişti. Bu seçimlerin genel seçim olmadığı, yerel ve genel seçimlerde değişik etkenlerin rol oynadığı bir gerçekliktir, ancak bütün bu etkenlere rağmen her iki seçiminde bir siyasal gücün kitleler üzerindeki etkisini göstermek bakımından bir ölçü oluşturduğu da bir gerçekliktir. Bu seçimlerde DTP, il genel meclisi seçiminde 2 milyon 287 bin civarında oy almış, bölgede 10 ilde birinci parti olmuş ve yüzde 5.68 Oy oranı elde etmiştir. Ancak batıda birçok ilde DTP il genel meclisine aday göstermemiş ya da gösterecek aday bulamamıştır. Bu durumda iki seçimdeki oy oranları karşılaştırması bize gerçek bir ölçü sunmaz. 2009 yerel seçimlerinin Kürt Demokrasi Hareketi açısından asıl başarısı, bölgede birinci kitlesel güç haline gelerek “bölgenin siyasi temsilinde birinci güç AKP’dir. PKK’nin öyle sanıldığı gibi halk içinde güçlü bir etkisi yoktur” demagojisini artık geçersiz kılmasıdır. Bu durum egemenlerde öyle bir şok yaratmıştır ki Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek, “ DTP Iğdır’ı da alarak Ermenistan sınırına dayandı” diyerek, DTP’nin başarısı nedeniyle egemenler safında oluşan korkuyu açığa vurmuştur. Seçimlerden hemen sonra DPT’ye yönelik olarak başlatılan operasyon, Kürt halkının bu kararlı duruşunu ve seçimlerde gösterdiği iradeyi kırmayı hedeflemektedir. DTP bölgenin birinci partisi olmakla kalmamış, bölgedeki kadar olmasa da, batıda Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde de oylarını artırmıştır.
Seçim sonuçları bir başka gelişmeye de işaret etmektedir: CHP’nin oylarını artırdığı bazı yerlerde bilinen merkezi CHP retoriği dışında bir retorikle seçim propagandası yapılmaya başlanmıştır. İstanbul bu yönelimin örneklerinden birisidir. Kılıçtaroğlu G. Tekin ikilisi, CHP merkezinin statükocu, milliyetçi ve laiklik eksenli politik argümanları yerine yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk argümanlarını propagandalarının esası yaparak ciddi bir oy artışı sağlamışlardır. Bu durum, krizin etkileri daha hissedilir hale geldikçe CHP içinde de çalkantıların artacağına, yeni yönelimlerin ve arayışların ortaya çıkacağına bir işarettir. Aynı zamanda bu gelişmeler, krizle birlikte sosyalistler için ortaya çıkan imkanlar değerlendirilemediği takdirde bu imkanları bizlerin söylemleriyle kimlerin sistem lehine kullanacağının da işaretleridir.
Eğer seçimler siyasal güçlerin program ve politikalarının kitleler tarafından ne kadar sahiplenildiğinin ve desteklendiğinin bir ölçüsüyse, seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan haritanın batısındaki durum bizler açısından bir vahamettir. Bu haritada sosyalistler yoktur. Daha da önemlisi, bu haritanın batısı her renkten şoven bir atmosfer tabakasıyla örtülüdür. Kürtlerin tasfiye politikalarını püskürtme, en azından zora sokma kararlılığına bu taraftan enternasyonalist bir politik güçle kuvvet kazandırılmadıkça, elde edilen kazanımlar tehlikeye gireceği gibi, seçimlerde elde edilen zaferle sağlanan halk iradesine dayalı “onurlu bir barış” olanağı da heba olup gidecektir. Krizle birlikte bu coğrafyanın batısında da sistem karşıtı bir kuvveti oluşturma imkanları artmıştır. Bu kuvvet işçi sınıfının siyasete duhul etmesi ve ihtilalcı temelde sınıf bilinçli bir hareketin yaratılmasıyla oluşturulabilir.
Eğer seçim sonuçlarına loto kağıdına bakar gibi bakmayıp, ahvalimizin ne olduğunu görmek ve hal ve vaziyetimizi değiştirmek için bakacaksak, sosyalistlerin 21.yy sosyalizmini seçenek kılma anlayışıyla işçi sınıfını siyasete çekme görevi temelinde toparlanmasına ve Kürt demokrasi güçleriyle bir demokrasi cephesi ( çatı partisi) oluşturulması sürecine hız kazandırmalıyız. Aksi durumda bugün olduğundan çok daha karanlık bir girdabın içine girmek kaçınılmaz olacaktır.
PKK’nin Tasfiyesi Yoluyla “Çözüm” Arayışı Değerli yoldaşlar,
5 Kasım 2007 tarihinde ABD’de ile oluşturulan ve hükümetle genelkurmayın uzlaşı içinde olduğu PKK’yi tasfiye yoluyla Kürt sorununu “çözme” konsepti, Öcalan’ın “Kürt sorununun çözümüne dair yeni bir yol haritasını açıklayacağını” duyurmasıyla birlikte hızla uygulamaya konuldu. Önce PKK’nin imha edilmesiyle Kürtsüz Kürt sorunu çözümü diyebileceğimiz bir yol denendi. Sınır ötesi ve sınır içinde karadan ve havadan yaygın ve çok sayıda operasyon yapıldı. Bu operasyonlardan ne askeri ne de siyasi düzeyde beklenen sonuçlar alınamadı. Tersinden bu operasyonlar, gerillada ve Kürt halkında toparlanmaya ve direniş motivasyonunu güçlendirmeye yol açtı.
Bugün Kürt halkı sorunun çözümü için en minimal düzeye çektiği taleplerini, esas olarak iki temel ayak üzerinden formüle etmiş bulunuyor: Birincisi; Kültürel haklar, ikincisi ise; siyasi haklar. Görülen o ki devlet, tasfiye planının bir gereği olarak kültürel haklar düzleminde bireysel kullanıma yönelik kimi adımlar atacak. Bu düzlemdeki tartışma daha çok Anayasadaki Türk milleti kavramı ve anadilde eğitim sorunu üzerinden sürmektedir. Devletin hiç yanaşmadığı ise siyasi-idari talepler düzlemidir. Kürt halkı siyasi olarak “Demokratik Özerklik” talebinde bulunmaktadır. CHP anadilde eğitimi, Devlet Bahçeli ise anadilde eğitim yanında “demokratik özerklik“ yönünde atılacak adımların da “ülkeyi bölüp, parçalayacağını” ileri sürerek ırkçı söylemlerle feveran etmektedirler. Bu arada sol ve sosyalist etiketi taşıyan kimilerinin yaklaşımlarının MHP ve CHP’nin yaklaşımlarıyla paralellik taşıması ise, sosyalist kesimde Kürt sorunu üzerinden yaşanan yarılma nedeniyle şaşırtıcı olmasa da, üzerinde durulması gereken bir tehlikeye işaret ediyor. Çoktandır “vatan, millet” hamasetiyle PKK’yi bölücü ilan ederek darbecilerle aynı safa giren İP’i bir kenara koyalım. Sözünü ettiğimiz onlar değil. Onların kulvarına doğru hızla yol alanlar. “…..Emperyalizmin belirlediği yeni girişimlere karşı uluslararası anlaşmalara dayalı sınırlar korunmalıdır… Kürt sorununda emperyalist manipülasyona zemin sunan, halklar arasında diyalogu olanaksız hale getiren, derin etnik/ulusal boğazlaşmaların bir tehdit olarak canlı tutulmasına neden olan silahlı mücadeleye son verilmelidir…. Bugün emperyalizm, kendi egemenliğini güçlendirmek, ulusal, bölgesel düzeydeki güçleri kendine mahkûm etmek için sürekli ölçek küçültmekte, toplumları cemaatlere, etnisitelere bölmektedir. Yerelliklerin yetkilerinin artırılmasının bu sürecin parçası olmasını engellemek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden istikrar, refah ve huzur değil, bölücülük çıkacaktır…Türkiye'nin eyaletlere bölünmesi ve bölgesel özerkliğin geliştirilmesi, toplumsal parçalanmayı derinleştirir. Merkezi yapının bugüne dek anti-demokratik, baskıcı ve zorla asimilasyonu hedefleyen bir karakter taşımış olması, ademi merkeziyetçiliğin doğru seçenek olması için yeterli değildir. Eyaletleşme yeni, sağlıklı, üzerinde iradi birlikteliğin tesis edileceği bir zemin değil, parçalanmanın bir evresi olacaktır.” ( Barış, Kardeşlik ve Birlik Bildirgesi, TKP Ağustos 2009 )
TKP bildirgesinden yaptığımız bu alıntı, bırakalım “söz, yetki, karar ve iktidarın” halkta olması anlayışıyla yerel inisiyatiflerin geliştirilip güçlendirilmesini ve temsili demokrasi işleyişiyle doğrudan demokrasi işleyişini birleştiren ve giderek süreci doğrudan demokrasi lehinde işleten bir sosyalist demokrasi perspektifine karşıtlığı, UKTH ve “Ulusların Tam Hak Eşitliği” prensiplerini de ayaklar altına almaktadır. Değerli yoldaşlar,
Başbakan bir tarihte Diyarbakır’a gidip “devletin hata yaptığını, Kürt sorununun kendi sorunu olduğunu” ilan etti. Sonra muhtemelki asker tepkisine dayanamayıp, demogojide Süleyman Demirel’i yaya bırakacak bir “ustalıkla” “düşünmezseniz Kürt sorunu da olmaz!” deyip işin içinden çıktı. Çıktı ama çekilen acıların devamından başka bir şeye de hizmet etmemiş oldu.
Zaman geçti; Dünya 1929’dan beri yüz yüze geldiği en büyük krizi yaşarken başbakan yine Demirel’le olan yarışına devam ederek bu “krizin bizi teğet geçeceği” müjdesini verdi. Teğet kavramı yeni bir içerik kazanmıştı: artık “teğet” bir çembere bir noktada değip geçen doğru değil, yüz binlerce hatta milyonlarca yeni işsiz, iflas eden fabrikalar ve iddiaların tersine ekonominin küçülmesi anlamına gelecekti. İşte memleket teğet krizle böyle kavrulurken Başbakan, Obama’nın iktidar olup Irak’tan kuvvet çekeceğini ilan etmesini takiben ortaya çıkacak yeni durum ve bu durumun icap ettireceği yeni görevleri göz önünde bulundurarak, “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” diyerek tarihimizin acılı sayfalarına el attıktan sonra yeniden “Kürt meselesinde açılıma” döndü. Bu kadarla da kalmadı, ondan önce “Ermenistan açılımına” girişti. Yetinmedi, “Suriye açılımını” gerçekleştirdi; sınırlar açıldı, vizeler kaldırıldı ve güçlü bir siyasi iktisadi ve askeri işbirliği başlatıldı. Ve başbakan bir adım daha atıp Bağda’ta kadar giderek “tarihi 48 anlaşmaya” imza attı.
Bu arada birden fark ettik ki, TC’nin kırmızıçizgilerinden birini oluşturan, “Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin kurulması” da - ne iyi ki,- ortadan kalkmış; Türk şirketleri buraya doluşmuş ve eski “aşiret reisleri” diye aşağılanan Kürt önderleri devlet başkanı olarak kabul görmeye başlamış. Bu arada Azerbaycan’la ilişkiler “Ermenistan açılımı” dolaysıyla gerilmiş olsa bile bu politikalarda önemli bir değişiklik söz konusu edilmedi. Hepsini aşan bir gerçek de, PKK’lilerin sınırdan girişlerindeki kitlesel karşılamaların yarattığı hezimet duygusuna kadar Askeriye yönünden hiç bir tepkinin gelmemesi, tersine sürecin desteklendiğine ilişkin beyanların oralıkta dolaşması oldu; böylece “demokratlara” askerler de katılmıştı! Demek ki, “değişim” konsepti meselenin temelini oluşturmakta ve öyle muhalefetin itirazları, Azerbaycan’ın sitemleri ile değişikliğe uğratılacak bir mahiyette değil. Tüm bu gelişmeleri ABD’nin yeni yönelimlerinden bağımsız olarak değerlendirebilmek olanaklı değildir.
Gelişmelerin çapına bakıldığında, gelişmeler sanki Türkiye’nin eksen değiştirmekte olduğuna işaret ediyor; Gelişmeler başka faktörler göz önüne alınmadan değerlendirilmeye kalkışılsa TC’nin Batı’yı bırakıp Doğu’ya yöneldiğini söylemek mümkün. Ama gelişmelerin böyle değerlendirilmemesi gerektiğine Obama’nın Erdoğan’a Newyorkta gösterdiği yakınlık, özel görüşme talebi ve TC’yi ilk ziyaret edilecek ülkelerin başına alması işaret etmektedir. Ama bunca önemli sorunu işaretlerle yorumlamak yerine, dünya ekonomik krizi, Neoliberalizmin çöküşü, ABD’nin Afganistan ve Irak’da uğradı hezimetlere bağlı olarak benimsediği yeni yönelimler parametreleri ile düşünmek, gerçeği görmekte daha sağlam bir zemin sunar.
Değerli yoldaşlar,
Kürt açılımının bir tasfiye planı olduğunu ve PKK’nin verdiği iyi niyetli yanıtın Başbakan tarafından “biz üzerimize düşeni yaptık, hadi artık sıra sizde. Silahları bırakıp gelin ve teslim olun” diyeceğini söyledik. Ve olay tam tamına böyle cereyan etti. Kimseyi tutuklamadılar ve ardında da Kürtlerin sevincini gırtlaklarına tıkmak istercesine “şov yaptıklarını, Türkleri, çoğunluğu rencide ettiklerini, Türk ordusuna karşı zafer işaretleri yaptıklarını” iddia ederek kurt kuzu hikayesini anımsatır işler çevirmektedirler. Kürtlerin sevinmeye, evlatlarını kucaklamaya hakları yoktur. “Onlar “büyük Türk milletinin” gösterdiği alicenaplık karşısında başlarını eğip oturmalıdırlar! Unutmasınlar ki, azınlıktırlar ve çoğunluğun lütfuyla bir takım haklara kavuşmuşlardır!” Söylenen tam anlamıyla budur. Neden böyledirler? Çünkü Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürtleri yok saymanın sonucu hiç bir zaman gerçekten “kardeş”, kendi kimlikleri içerisinde eşit insanlar olarak görmemişlerdir. Bütün “kardeşlik” nutukları iki yüzlülük ifadesidir. Onlar daha cumhuriyetin ilk yıllarında İsmet İnönü’nün hazırladığı “Doğu Raporu”nda ortadan kaldırılması gereken bir tehlike olarak tespit edilmişler ve yok edilmeleri, zorla asimile edilmeleri için nelerin yapılması gerektiğine ilişkin planlarla ömür tüketmişlerdir. Bu alışkanlık, “Kürt realitesini” tanıma sözlerine rağmen terk edilememektedir. Benimsenen yönetim biçimi böyle bakmayı kendi zorunlu sonucu olarak onlara dayatmaktadır. Değişmesi gereken en genel çerçevesinde olduğu gibi en küçük detayında da yönetim ilişkileridir.
Bugün Kürt realitesini tanıdıklarını, bu realite çerçevesinde soruna çözüm bulma durumunda olduklarını söylemelerine karşın ağız birliği içerisinde Kürtlere “akıllı olmaları” gerektiğini anlatmakta ve “verilenle yetinmesini bilmeleri” salık verilmektedir. Aslında meselenin ne olduğunu Başbakan Erdoğan en başından söylemişti, ama nedense akıntıyla gitmek zaman zaman kimilerinin hoşuna gitmektedir. Keşke öyle olabilseydi; şimdiye kadar ödenen bedeller yeterli olup bu mesele demokratik biz çözüme kavuşabilseydi. Ancak amaç ne demokrasidir ne de kardeşçe yaşamak. Söz konusu olan sadece ABD emperyalizminin amaçlarının gerçekleştirilmesi ve bundan Türkiye’ye pay çıkarmak için atılan adımlardır.
ABD Irak’ta güç indirimine gideceğini daha Bush zamanında ilan etmişti. Doğacak boşluğu bir şeylerle doldurmak zarureti vardır. Öyle olmadığı takdirde ABD’nin yürüttüğü bütün işgal operasyonu, Baas’ın ve Saddam’ın tasfiyesi, İran’ın bölgede egemen güç olması için yapılmış olacaktır. İran’ın başının belası Saddam ortadan kaldırıldıktan sonra Irak’ta iktidarın egemen gücü olarak Şiiler öne çıkmış bulunmaktadır ve Şiilerin iyi bir ABD işbirlikçisi olacağının garantisi yoktur. En önemli şii liderlerden Muktada el Sadr İran’la işbirliğine yakın bir akımın temsilcisi konumundadır. Bu durumda ABD’nin Irak üzerindeki denetiminin zayıflamasıyla birlikte İran-Irak ilişkilerinin hızla gelişmesi ve bölgede ciddi bir Şii devletler ağırlığının oluşması olanaklıdır. Bu durum aynı zamanda ABD’nin karşısına pazarlık gücü yüksek bir muhatabın dikilmesi anlamına gelecektir. İşte ABD bu durumu engellemek istemektedir. Ya kendisi orada oturur engeller ya da bölgedeki sağlam güçleri aracılığıyla bu işi yapar. Bu sağlam güçlerin başında gelen iki ülkeden biri TC devletidir. Diğeri de malum İsrail. İsrail’in Irakta böyle bir görevi yerine getirmesini beklemek mümkün değil. Elbette ABD’nin her yerde işbirlikçileri vardır. İran’da, Suudi Arabistan’da, Ürdün’de, Irak’ta, Kürtler arasında, Mısır’da, Lübnan’da ve hatta Suriye’de. Ama bunların hiç biri bölgede İsrail ve TC gibi iş göremezler. İşte TC’nin bölgede yürüttüğü tüm barışçı girişimlerin amacı böyle yeni bir dengeyi oluşturmak ve bölgeden ABD işbirlikçiliği çerçevesinde mümkün olan en fazlasını koparabilmektir. Bugünkü barışçı retoriğin yarın tam anlamıyla bir saldırganlık politikası olarak bize döneceğine hiç kuşku yok.
Irakta Şiilere karşı bir ağırlık yaratabilmek için Kürtlere ihtiyaç vardır. TC uzun zaman Kürtlerin devlet olarak varlığını tanımak istemedi. Buna karşı kırmızıçizgimiz deyip durdu. Nihayetinde ABD’nin siyasi-iktisadi baskı ve ikramları TC’yi Kürt varlığını tanımaya razı etti. Ancak mesele bu kadarla bitmiyordu. Güneyde Kürtlerin varlığını tanımak kuzeydeki Kürtleri de bir biçimde tatmin etme zorunluluğunu dayatmaktaydı. Güneyde işbirliği, Kuzeyde savaş ilişkisinin uzun vadede sürdürülebilmesi olanaklı değildi ve bu bütün bir Ortadoğu politikasının batağa saplanması anlamına gelebilirdi. Onun için Kuzeyde de Kürtleri zoraki tatmin edecek bir politikanın ortaya çıkması gerekirdi. İşte açılım bunun için bir zorunluluk haline geldi. Açılımı zorunlu kılan elbette ki esas faktör Kürt halkının verdiği mücadeledir. Ancak devleti “çözüm” doğrultusunda bir konsept oluşturmaya, adım atmaya zorlayan ek faktörler de işin bugün bu kadar yüksek sesle dillendirilmesine hayati katkılarda bulunmaktadırlar. ABD’nin dünya enerji kaynakları ve bunların ulaşım hatlarını denetim altına alma konusundaki hesapları, Kafkasların denetimi açısından Ermeni açılımını zorlarken bu enerji hatlarının geçiş noktasını oluşturan Kuzey Kürdistan’ın da güvenlikli bir bölge olmasını şart koşmaktadır.
Sonuç olarak, hem TC’nin bağımlı olduğu ülkelerin çıkarları hem de TC’nin bölgeden elde etmek istediği çıkarlar, Kürt meselesinde tutum geliştirmeyi zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.
Açılımdan, barıştan, çözümden söz ederken, barışılacak tarafı suçlu olarak görmeye devam etmek, “terörün” tasfiyesinden, teslim olmaktan, pişmanlıktan bahsetmek, meclisten sınır ötesi operasyon için karar çıkarmak, barış gurupları gelirken Kandili bombalamak, ülkenin dört bir yanında PKK’ye, DTP’ye karşı operasyonları sürdürmek, DTP yönetiminin yarısından fazylasını, aktif üyelerinden 400’ünü tutuklamak hiç de barışmak, açılım, çözüm kavramlarıyla bağdaşmayacak girişimlerdir. Daha önceki benzer durumlarda endişe sahipleri sürekli şu savaş gerçeği ile teskin edilmeye çalışıldı. Savaşan ordular ateşkes imzalayacakları zaman son saldırılarını en yüksek düzeye çıkarır ve en avantajlı konumda ateşkes imzalamak ister; Böylece barış görüşmeleri sırasında elde karşı tarafa verebilecek yeteri kadar fazlalık puan bulunsun. İşte TC devleti de barış imkanlarının ortaya çıktığı durumlarda bu durumun ruhuna uymaz görünen böyle saldırılara girişmektedir. Bu bile barışın yakın olduğunun habercisidir. Esasında çok mantıklı görünen ve birçok savaşta da yaşanmış olan gerçeklik budur. Ama bunu her savaşın mutlak bir kuralı gibi görmek ve hele de her şiddetlenen saldırının barışın habercisi olduğu gibi akıl almaz bir önerme üretmek doğru değildir. Ve bu tespit bir iç savaşta en az geçerli olabilecek olan bir tespittir. Devlet sınırlarıyla birbirlerinden ayrılmış olanların birbirlerine karşı tutumlarıyla, bir iç savaş içerisinde olanların birbirlerine karşı olacak tutumlarını eşitleyen bir anlayışla meseleye yaklaşmak doğru olmaz. Eskiden savaşmış ve barışmış iki komşu olarak yan yana yaşamakla aynı evin içinde birbirini öldürüp ondan sonra barışık olarak o evin içerisinde yaşamaya çalışmak aynı şeyler olarak görülemezler.
Barışmanın söz konusu edildiği momentte birbirine saldırmaya devam edenlerin bilmeleri gereken gerçek, aynı evin içerisinde yaşama imkanlarını tüketiyor olduklarıdır. Teslim almakla, barışmak birbirinden ayrı şeylerdir. Teslim alınanla aynı evin içinde huzur içinde uyumak mümkün değildir. Teslim alınanın bulacağı ilk zaaflı durumda “intikamını alacağını” ne teslim alan ne de teslim olan aklından çıkaramaz. İşte bu gerçeğin bilinmesi dahi barış ve kardeşlik ortamının kurulmasını imkansız kılmaya yeter. TC devleti barıştan, kardeşlikten söz ederken, attığı her adımla karşı tarafı teslim almaya en azına razı etmeye uğraştığını ortaya koymaktadır. Bu yoldan ilerleyerek herhangi bir barışma durumu ortaya çıksa bile, bunun geçici olacağına asla kuşku duyulamaz.
Dünyadaki benzer örnekler hep bunu göstermiştir. Zorlanarak gerçekleştirilen bu tür barışlar yatışmış görünen iç savaşın yeniden patlamasına yol açmıştır. Bunun en iyi iki örneğini Kuzey İrlanda ve Bask sorunları oluşturur. Bu tarihlere bakarak neyin olup neyin olamayacağını görmek son derece kolaydır. Tabi bir de Kolombiya örneği vardır ki, bu da felaketin katmerlisini oluşturur. M-19 Gerilla hareketi Hükümetle anlaşarak silahlı mücadeleye son verdi ve yasal bir parti olarak siyaset sahnesindeki oldukça başarılı görünen yerini aldı ama fiziki tasfiyesi de çok uzun sürmedi. Bu anlaşmaya yanaşmayan FARC ve FLN’in hükümete güvenmemekle doğru yaptıklarını herkes gördü. M-19 hareketi 90’lı yılların ortalarında fiziki olarak tasfiye edildi ve silahlı mücadele hala devam ediyor.
Değerli yoldaşlar,
Neden önce Kürtler teslim oluyor da, devlet hiç bir adım atmıyor? Sadece açılım yapacağını ilan ediyor ve teslim olanları serbest bırakıyor. Kürtler eğer hiç bir şey elde etmeden bu kadar can verecektiyseler neden giriştiler bu işe? Bu silahlı mücadele olmasa idi acaba Kürt sorunu bir sorun olarak kabul edilecek miydi? Kürtlerin Türk ırkından olduğu “bilimsel hakikatini” Kürtlerin de kabul etmesi için şiddet dahil aynı politikalar devam etmeyecek miydi? Şurası açıktır ki, şiddetin durdurulamayacağının anlaşılması Kürt meselesini Kürt meselesi olarak adlandırmayı sağladı, ama henüz çözümü için sağlam bir zemin yaratmadı. O zeminden kaçmak için sürekli Kürtlerin önüne “şiddete başvurmasalar, ya da şiddetten vazgeçseler çözümün olacağı” getirilmektedir. Şiddetin olmadığı zamanlarda bu iş hiç de böyle ele alınmadı. Şimdi neye güvenilecek? Üstelik kaç başbakan “Kürt realitesini tanıyacağını” ilan ettikten sonra arkası boş çıktı. Hem de mevcut başbakan bu meseleyi çözeceğini yıllar önce ilan etmişti ama hiç tereddütsüz başladığı noktaya dönüverdi. Şimdi de Kürtler aynı biçimde tehdit edilmektedir: “Başa döneriz haa!” Zaten Kürtlerin de korktuğu tam budur. Dayatma gücünün olmadığı durumda her şeyin başa döneceği. Sorunu çözeceğim diyen Erdoğan meseleye terör sorunu diye yaklaşmaktadır. Geri kalanlar ise zaten bu kadarının bile “vatanı bölme eylemi olduğunu ve hatta kendilerinin dağa çıkacaklarını” ilan etmektedirler. O zaman Kürtler neden güvensinler; Nasıl inansınlar demokratikleşme olacağına? Kim yapacak bu demokratikleşmeyi? Kürt Özgürlük Hareketinin silahlı mücadele iradesi üzerlerinden uzaklaştığında, sorunu da rafa kaldırmayacaklarının en ufak bir güvencesi mi var? İşin aslı demokratik adım atmamak için “terör” bahane edilmektedir. Kürtler artık çok iyi bilmektedirler ki, o “terör”ün baskısı olmasa kimsenin Kürt meselesini bir mesele olarak kabul edeceği yok. Eski terane devam edecek: İşte devlet başkanı da oluyorlar, Genelkurmay başkanı da; daha ne istiyorlar? Bu kadar acı çeken bir halk başlanılan bu noktaya dönmemeye kararlı olduğunu Öcalan’a, DTP’ye ve gerillaya verdiği destekle göstermektedir. Barış Gruplarının gelişlerini karşılamaları “küstahlık, şımarıklık vs, vs.” olarak niteleyip geri adım atmak için bahane üreten bir hükümetin nesine güvensinler? Silahsızlanma meselesi ancak güven verici adımlar atıldıktan sonra mümkün olabilir. Hali hazırda mesele terör meselesi olarak nitelenmeye devam edilmekte, yani Kürt tarafı hala suçlu muamelesi görmekte ve beri taraf suçluyu affedeceğini anlatmaktadır. Kürtler kendilerini suçlu olarak değil, doğal haklarının peşinde bir topluluk olarak görmekte ve affedilmek değil kendilerine yapılan yüzyıllık adaletsizlik dolaysıyla ÖZÜR DİLENMESİNİ beklemektedirler.
İş bu noktaya gelmeden gönül kazanmak ve karşılıklı rızaya dayalı gerçek bir barışı yaratmak imkansızdır. Bu biçimde devam etmek demek, bir bilek güreşini fasılalarla yenilemek anlamına gelmektedir. Hükümet açılımdan söz ederken her attığı pozitif adımı hemen bir negatifle dengelemektedir. Kimileri bu tutumu muhalefeti sakinleştirmek için izlenen bir taktik olarak görmekte ve hoş karşılamaktadır. Hal bu ki, toplumda on yıllardır üretilen kin ve nefretin temizlenmesi muhalefete istediği doğrultularda tavizler vererek değil, bu kin ve nefret propagandasına karşılık vermekle mümkün olabilir. Ama böyle karşı bir propagandayı geliştirebilecek demokrat ve barışçı insanlar yoktur ortada. Topu birden milliyetçi ve militarist olan iktidar-muhalefet ikilisi aynı zemin üzerinde birbirine karşı avantaj elde ederek ilerlemek niyetindedirler. Böyle sorun çözülmez, sadece sorunla uğraşılır, oyalanılır. Ama sorunu sahiden çözmek isteyen var mı acaba? Sahiden çözüm demek Kürtlerin taleplerine kulak vermek ve onlar üzerindeki adaletsiz uygulamaya son vermek demektir. Bunu yapmaya kimin niyeti var? CHP-MHP ikilisi şoven ve militarist nutuklar atmakta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Hükümet ise açılım yapacağız lafıyla bunlardan farklılaşmış izlenimi verirken, bunun gerçekleşmesini imkansız kılacak beyanatları açılım lafının ardına sıralamaktadır.
Hükümete göre açılım: “Milli birlik ve beraberlik” adımıdır; açılım, “Türkiye’nin tek devlet, tek millet, tek bayrak altında bütünleşmesidir”; onun için de açılımın sınırlarını belirleyen kırmızıçizgiler baştan bellidir: 1-Anayasal güvence yok; 2-idari özerklik yok; 3-anadilde eğitim yok. Ama başka her şey var! Bu kırmızıçizgileri çizdikten sonra artık geriye bir şey kalmadığını anlamak için ya ebleh ya da Türk şovenisti olmak gerekir. Pekala, bu kadar tantana niye o zaman? Hiç bir şey yapılmayacağı baştan belli ise yaratılan bu gerilimlerin anlamı ne? Denebilir ki, ekonomik krizin yarattığı sıkıntıların görülmesini engellemek. Gündem değiştirmek vs vs. Bu çok zayıf ve irdelendiğinde böyle bir amaç için fazla riskli bir adım olur. Meselenin Kürtlerle ilgili bir yanı olmasa pandoranın kutusuna benzeyen bu kutunun açılmasını kimseler istemezdi. Gündem değiştirmek için başka işler bulunurdu. Örneğin dış düşmanlar retoriği, komşularla gerilim ilişkileri yaratmak, Ermeni meselesinde de “açılım”dan söz etmek yerine Hallaçoğlunu göreve davet etmek tercih edilebilirdi. Bütün bu tür mevzularda hükümet tersine bir yol izlemekte olduğunu çoktan ortaya koydu. Kürt meselesinin kendiliğinden Krizle ilgili tepkileri örtme özelliği bulunmaktadır, ama bu bir yan ürün olarak ortaya çıkmaktadır.
Meselenin temelinde Kürt sorununu “çözme zorunluluğunun” yattığını 25 yıllık savaş sürecinin kendisi ortaya koymaktadır. Ancak bu “çözüm”ün ne olacağı meselesi işin can noktasını oluşturmaktadır. Çözüm Kürtlerin istediği bir biçimde, yüzyıldır yüz yüze bulundukları adaletsizliğin ortadan kaldırılması biçiminde mi olacaktır, yoksa TC devletinin istediği ve belirlediği bir biçimde mi? Hükümetin açılım politikası işte bu ikinci temelde ortaya çıkmaktadır. Kürtlerin ne istediğine aldırmaksızın, onları muhatap olarak kabul etmeden kendi bildiğince sorunu çözmek! O çözüm nedir? Buda devlet tarafından çoktan ilan edilmiştir: Tek devlet, tek millet, tek bayrak altında hiç bir kollektif hakka izin vermeksizin, bireysel haklar temelinde çözüm! Böyle bir milli mesele çözümü var mıdır? Şimdiye kadar Dünyanın hiçbir yerinde buna rastlanılmadı. Demokrasinin gerçekten tüm bireysel hakları garanti altına aldığı rejimlerde, ayrıca milli mesele demeye gerek kalmadan milli sorunların çözülme örnekleri vardır. Ama bu demokrasiler öylesine geniştir ki, bir topluluğun kendisini genelden ayrı bir millet olarak ilan edip ayrı bir devlet kurmasını da tanır. Böylesine bir kendi kaderini tayin hakkının tanındığı koşulda da kendini ayrı gören topluluk ayrılmaz ve birlikte yaşamın gerçekleşmesi için üzerine düşeni yerine getirir. Kimse de ona “sorumluluklarını” zorla dayatmaz.
Çözüm konusunda bir “devlet projesi” artık yarım yamalak da olsa ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu kollektif hakları reddeden bireysel haklar çerçevesinden oluşan bir çözümdür. Ancak bu çözüm türünün hak olarak geride bıraktığı tatmin edici pek bir şey yoktur. Bu çözüm “Türk devletinin, milletinin “HASSASİYETLERİ” üzerine kuruludur. Bu hassasiyetler ise tamamen şovenist temellidir. Onun içinde çözüm adına geriye pek bir şey kalmamaktadır. Proje yarım yamalak olduğu için de taşıdığı bu zaaf, gerçekten bir çözüm isteyenlerce de pek fazla görülmemektedir. Aslında Türk şovenizmi bu toplumu öylesine sarmıştır ki, devlet projesinin “Kürt sorununun çözümü” adını taşıması bile demokratımsı olanlarda işin sahiden çözülmek istendiği inancını üretirken, şovenizmden gözü dönmüş olanları da “vatan bölünüyor” telaşına sürüklemektedir. Ebetteki kimileri de bu telaşın büyümesinden özel yarar beklediklerinden işin esasını görüyor olsalar bile şoven hezeyanları körüklemeyi bu dönemin özel politik görevi olarak benimsiyorlar.
Çözüm denilen işin kollektif hakların reddi temelinde, kalan (ne kalacaksa artık) bireysel hakların tanınması olarak tasarlanmış olması haliyle “bu çözüm biçiminin” üreteceği tepkilerin ortaya konulmasını engelleyecek bir çerçeveye kavuşulmasını da gerekli kılmaktadır. Yani Kürtler bugünkü örgütlülüklerini mutlaka kaybetmeliler ve “çözüme” tepki vermeyecek, tersine destek verecek bir başka tür örgütlülüğe geçmelidirler. İşte bunun içindir ki, DTP’den “terörü lanetlemesi”, “PKK’nin silah bırakıp teslim olması” AÇILIMIN ÖN ŞARTI OLARAK istenmektedir. Eğer reformlar devrim mücadelesinin yan ürünleri olarak ortaya çıkıyor iseler, reformu yapanın niyetinin de o devrimci gelişmeyi durdurmak olması kadar normal bir yaklaşım olamaz. Yani “devlet projesinin” PKK’nin yarattığı devrimci havayı dağıtmadıktan sonra, devlet açısından reform olarak hiç bir anlamı olamaz. İşte bunun içindir ki, Kürt halkının taşıdığı en ufak bir devrimci havaya tahammül edilememekte ve hemen tahrik olunmaktadır. Onun içindir ki, barışın gerçekleşebileceğinin bir umudu olarak ortaya çıkan “barış gruplarının Türkiye’ye gelmesinin” yarattığı sevinç ve kutlama havası, devlete tüm müştemilatı ile tahrik olarak gelmekte bir yenilgi sendromu yaratmaktadır. Çünkü istenen Kürdün başı dik olarak gerçekleşecek bir çözüm değil, Kürdün diz çöktüğü, affedildiği, yani suçlu olduğunu kabul ettiği ve bunun sonucu olarak da verilene razı olacak bir ruh hali içinde olmasıdır. Buradan çözüm çıkmaz!
Değerli yoldaşlar,
Ne var ki, bütün bu tiyatro boşunadır denemez. Devlet projesi diz çökmüş, başı öne eğik bir Kürde çözüm getirmek için olsa da açılımdan, çözümden söz etmekle on yıllardır tekrarlanmış olan “Kürdün yokluğu” teorilerini geri dönülmez bir biçimde mezara gömmektedir. Artık bu temelde şovenizm üretme çabaları gittikçe komik hale gelmeye başlamıştır. Kürtlerin Kürt olduğu kavrayışının kabul görüp dillendirilmesi, başka hiç bir şeye gerek kalmadan Türkler de, onların da kendilerinin sahip oldukları haklara sahip olmaları gerektiği KORKUSUNU kendiliğinden üretmektedir. Bu durum, Türklerin sahip oldukları millet bilincinin zorunlu sonucu olarak kendiliğinden oluşmaktadır. Mesele şimdi tek bir millet olmadığımızın iyice bilince çıkmasında yatmaktadır. Onun içindir ki, “tek devlet, tek millet, tek bayrak, üst kimlikte Türk milleti olma” teranesi tekrarlanıp durmaktadır. Ama bu mızrak bu çuvala girmez! Etnik lafına ya da modern ulus kavramlarına sığınarak varılabilecek hiç bir yer yoktur. Bu şans hiç değilse 25 yıldır ve daha fazlası da 80 yıldan fazladır geride kaldı. Kürtleri en başta inkar edip, 30 kez isyan etmeye zorlayıp, oluk gibi kan akıtıp, ardından da 25 yıllık bir iç savaş yaşadıktan sonra artık tek ulus adı altına girmek olanaklı olamaz. Bir ABD ve Amerikalı olma şansı çoktan harcanıp gitmiştir. Artık olabileceklerin en birleşiği iki uluslu bir devlet olmaktır. Buna karşı olacak olan bütün direnişler, Türkiye halklarına yaşatılan acıların devamından başka bir anlama gelmeyecektir.
Süren kirli iç savaş meseleyi bu doğrultuda gittikçe daha da keskinleştirmektedir. Kirli savaş sürdükçe Kürtler artık hiç bir şekilde Türk adı altında anılmak istememe konusunda pekişirken, Türk devleti altında durmaya da itirazlarını yükseltmeye devam edeceklerdir. Kürdün talebini görmemezlikten gelmenin, o talepleri sürekli şiddet yoluyla bastırmaya ve sonunda da teslim almaya kalkışmanın bedeli bundan başka bir şey olamazdı. Savaş uzatıldıkça bırakalım tek bir üst kimlikte bir araya gelmeyi, tek bir siyasal yapı içinde kalmakta olanaksızlığa doğru ilerlemektedir. Abdullah Öcalan’ın çağdaş gelişmeleri göz önünde bulundurarak bir arada olmanın şartlarını sürekli üretmeye çalışması, ayrı devlet kurmaktan vazgeçmiş olması, TC devletince Kürtlerin zoru görünce gerilemesi olarak kabullenilmekte ve zorun devamıyla en aza razı edilebilecekleri bir duruma ulaşılabileceği umudunu yaratmaktadır. Ancak Öcalan’ın birlikte olmak için geliştirdiklerine bakarken, aradan birliği nelerin engellemekte olduğu ve bir noktadan sonra artık kendisinin söylediklerinin geçersiz olacağına da işaret ettiği gözden kaçırılmaktadır.
Açılım projesi hiç bir somut adıma tekabül etmiyor olsa da artık dönülmez bir noktaya ulaşıldığının ilanı anlamına da gelmektedir. Bu noktada artık ya Kürtler de millet olarak Türklerin sahip oldukları hakların hepsine sahip olurlar ve eşitlik temelinde yeni bir hayat kurulur ve sorun birlikte çözülmüş olur. Ya da TC devleti böyle bir eşitliği reddetme temelinde davranmaya devam edip tüm Kürtleri ortadan kaldırarak meseleyi “çözer!” Tüm Kürtleri ortadan kaldırmak? Yani, hepsini öldürmeyecek olsanız bile asgari yirmi milyon insana saldırmak; yirmi milyonun hayatını tehdit eden bir girişimde bulunmak? Akıl almaz bir durum! Dünyanın bugünkü ilişkileri içerisinde böyle bir Türklük dünya üzerinde var olabilir mi acaba? Böyle bir girişime onay veren bir halkın kendisinin yüz yüze geleceği felaketi düşünme kabiliyeti yok mudur? Dünyanın altüstü olduğu, toplumların birbirine girdiği, haritaların yeniden çizildiği bir dönemde, Ermeni halkına karşı girişilmiş olan soykırımın hesabının bugün bile verilemediği ve daha hesapta, Asuri-Süryani, Rum halklarının katledilmelerinin faturalarının beklediği biliniyorsa, Kürtlere karşı böyle bir girişimde bulunmaya kalkışmak henüz akli melekeleri yerinde olan birilerinin girişebileceği bir iş olamaz.
O zaman geriye bir tek seçenek kalmaktadır: Başbakan “ başa döneriz, ha!” dese de, geleceği yer aynısı olacaktır. Üstelik kaçırılmış yeni fırsatlarla aynısı. Dün bu yapıldı ve Türkiye bundan sadece kaybetti; Kazandığı hiç bir şey olmadı. PKK’nin 1993’te savaşı bitirmeye niyetli olduğunu ilan ettiği günden beri TC devletinin yaptıkları tam da başbakanın dediği gibidir. Habire başa dönülmektedir. Ama bunun sorundan kurtulmaya hiç bir faydası olmadığı gibi yeniden çözüm laflarının edildiği noktada devlet kendisini daha da çaresiz ve dünya ve kendi halkları gözünde daha tutarsız bir konuma düşürmektedir. Devletin kendi içindeki çürüme artmakta, çeteler ortalığı sararken devlet kurumları arasındaki çelişkiler, uyumsuzluklar büyümekte, darbe, cunta, Ergenekon kavramları içerisinde “en güvenilir kurum” olduğu tekrarlanıp duran Ordu, gün be gün halkın nazarında bunu iddia edemeyeceğini kendi raporlarında ifade edecek duruma sürüklenmektedir. Ezilenlerin mücadelesi zalimleri kendi içinde birbirine düşürmüş durumdadır. Sırf bundan kurtulabilmek için bile soruna çözüm getirmek kendisini dayatmaktadır.
Tarihsel deneyimi doğru değerlendiren PKK önderliği de palyatif tedbirlere, teslim ol çağrılarına pabuç bırakmayacağını en net biçimi içerisinde ortaya koymaktadır. Başta Öcalan olmak üzere, hemen bütün Kürt Özgürlük Hareketi önderleri, teslim olmanın, belli güvenceler verilmedikten sonra dağdan inmenin söz konusu olamayacağını en açık biçimi içerisinde ortaya koymuşlar, yürüyüşün nasıl olması gerektiği konusunda yol haritaları hazırlamışlardır. Öcalan’ın son olarak ortaya attığı yol haritası ile hükümetin teslim alma ve tasfiye politikasının hiç bir yerde buluşması olanaklı değildir.
Sosyalistlere, demokratlara düşen temel görev; Kürt halkının eşit haklara kavuşmasının önüne engel olarak çıkarılan teslimiyet planlarının yol olmadığını ve gerçek barışın şartlarının ancak ve ancak kardeşlik ilişkisine gerçekten zemin sağlayacak bir eşitlik temeli olduğunu Türk halkına ısrarla anlatmaya devam etmek olmalıdır. Devletin yürüttüğü politikaların, emperyalizmin çıkarlarının gerçekleştirilmesi adına, Kürt özgürlük hareketinin örgütlülüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu, bunun da Türkiye halklarına yeniden kirli savaş olarak geriye döneceğini anlatmak olmalıdır. Değerli yoldaşlar,
Sosyalist Parti, yaptığı analizler ve bu analizler üzerinden önüne koyduğu politik ve örgütsel görevlere bağlı bir mücadele hattı üzerinden Kürt Halkının taleplerine sahip çıkmakta ve Kürt Halkıyla dayanışmasını sürdürmektedir. Gerek bu taleplerin propagandasını yaparak, gerek eylemleriyle, gerekse Kürt Halkının bize ihtiyaç duyduğu platformlarda ve zeminlerde yer alarak, olanakları ve gücü ölçüsünde görevlerini yerine getirmeye çalışmıştır.
Bölgesel konjonktürün, hükümeti tasfiyeye yönelik olarak olsa bile Kürt sorununda açılımlara sürüklemiş olması, yığınlarda barıştan, demokrasiden ve komşularımızla barış içinde bir arada yaşamadan yana bir havanın oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu havanın gelişmesine katkılı olacak adımların atılmasını sağlamak için tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi, sürdürülen Çatı Partisi faaliyetine hız vermek ve onun bir çözüm gücü olarak siyaset sahnesinde yerini almasına katkılı olmak gerekmektedir.
Bu yolda adım atabilmek bir yandan Kürt hareketinin katkılarına bağlı iken, diğer yandan da sosyalist hareketin kendisini hem sınıfsal hem demokratik düzlemde bir çözüm gücü olarak örgütlemesine bağlıdır. Çatı Partisi faaliyetinin geliştirilmesi bu anlamda sosyalist hareketin yeniden yapılanmasının bir eseri ve aynı zamanda bu yeniden yapılanmanın motive edici gücü olmak durumundadır.
ÖRGÜTSEL DURUM RAPORU Değerli yoldaşlar,
Partimizin kuruluşundan bugüne örgütlenmede kat ettiğimiz yolu değerlendirmek için, öncelikle nasıl bir örgütlenme perspektifiyle yola çıktığımıza ve önümüze koyduğumuz örgütsel görevlere bir bakmak gerekir. MYK çalışma programında şöyle belirlemeler yapmışız: “Örgütlü faaliyet, kolektif sorumluluk ve koordineli organlı bir çalışma ile yürütülür. Kolektif sorumluluk, organlı çalışma içinde her organ üyesinin bireysel sorumluluklarının toplamından oluşan kurumsal bir sorumluluktur. Her organ kendisini seçen organa karşı sorumlu olduğu kadar, kolektifin bütününe karşıda sorumludur. Komünist bir örgüt, karşısına aldığı sistemin örgütsel, ideolojik ve politik olanakları karşısında kendi olanaksızlıklarının üstesinden, ancak böylesi bir kolektif davranış ve faaliyetle gelebilir. İşçi sınıfının iktidar mücadelesindeki en önemli silahı politik örgütüdür. Kapitalist sistemin aşılması, her şeyden önce, merkezi ve kolektif olarak yürütülecek olan bir siyasal mücadeleyi gerekli kılar.
Merkezi ve kolektif olarak sürdürülecek bir politik mücadele, organlar arasında uyum olmadan gerçekleştirilemez. Organlar arasında uyum ise koordineli bir çalışma tarzı ve karşılıklı denetimle mümkündür. Birbirini denetlemeyen, eleştiri özeleştiri mekanizmasını işletmeyen organlara sahip bir politik yapının, demokratik işleyiş yerine bürokratik bir işleyişe savrulması kaçınılmazdır. Böylesi bir yapının kolektif bir faaliyet yürütebilmesi de olanaklı değildir.
Her organ, kendisini seçen organın verdiği görev ve yetki sınırları içinde, görev ve yetki ihlali yapmadan, önce kendisini örgütlemelidir. Kendisini örgütlemeyen, her üyesini kolektif bir çalışmanın parçası ve sorumlusu haline getirmeyen, ahenkli bir çalışma için kendi içinde yaptığı işbölümünü koordine etmeyen, aldıkları görev ve sorumluluk üzerinden her bir organ üyesinin birbirini denetlemediği bir organ, kolektif çalışma yürütemez. İşçi sınıfı davasına adanmış hayatların değerli kılınması, ancak amaca hizmet eden araçlarla mümkündür. Komünist bir örgütün organ üyesi, yaratıcı ve üretici olmayı temel bir meziyet olarak görmeli, aldığı görev ve sorumlulukları yerine getirilmesi gereken formel bir iş olarak görmemelidir. Organın, yüklendiği görev ve sorumlulukların bilincinde, programda ifadesini bulan düşünce ve hedefler doğrultusunda nitelikli bir organ olabilmesi, organ üyelerinin gönüllülük esaslı bir devrimci disipline, yaratıcı bir heyecana, aldığı görevi yerine getirme yönünde bir enerjiye ve kararlılığa sahip olmasına bağlıdır.” Marksist-Leninist bir parti olma anlayışı ve iddiasında olan kolektifimizin, bu iddia ve anlayışla bu günkü hali arasındaki makas açısı oldukça manidardır. Kendi savunduğu idealler ve ilkeleri içselleştirememiş, o ilke ve ideallere uygun bir hayat yaşamayan bir partinin savunduklarıyla yaşadıkları arasında uçurumlar oluşması kaçınılmazdır. Böyle bir partinin ortak değerler üzerinden yoldaşça ilişkilere dayalı kolektif bir davranış oluşturabilmesi de olanaksızdır. Ancak her şeye yeniden başlamıyoruz. On yıllara dayanan bir siyasal geçmişin teorik, politik ve örgütsel birikimleri üzerinden inşa oluyoruz. Bu birikimler ve sırtımızı dayadığımız geçmiş, olumluluklar kadar olumsuzluklarla da dolu. Geçmişimizi reddetmeden, diyalektiğin yatsıma yasasını işleterek, çıkardığımız derslerle olumsuzlanması gerekeni olumsuzlayıp, olumlulukları yeni bir başlangıca temel yapmalıydık. Yapabildik mi? Hem iç örgütlenmemiz hem de örgütlenme perspektifimizin gereği olarak önümüze koyduğumuz işçi sınıfı içinde örgütlenme temel görevimiz yönünden, bu sorunun cevabı hayırdır.
İşe önce kendimizi örgütlemekle başlamalıyız. Kendimizi örgütlemek demek öncelikle ne yapacağımızı ve yapılması gerekenleri bilmek demektir. Kendisi örgütlü olmayanın sınıfı örgütlemesi olanaksızdır.
Örgütlenme üzerine sürdürülen tartışmalardan birisini; “güncel sorunlara mı enerjimizi yoğunlaştırmalıyız, yoksa sınıf örgütlenmesine mi?” sorusu oluşturmaktadır. Böyle bir tartışma anlamsızdır. Birbirinin yerine geçirilemeyecek olan bu görevlerin birbirinin karşıtıymış gibi ele alınması, sosyalist bir partiyi ya stratejik hedeflerinden uzaklaştırarak politikadan düşürür ya da tersi durumda o partiyi üzerinde yükseleceği temel toplumsal özneden koparır. Politik yönelim ve örgütlenme anlayışı birbiri ile uyumlu olmalı ve bütünlük oluşturmalıdır. Güncel politik mücadeleyle, sosyalist bir partinin işçi sınıfı içinde sistemli, planlı ve hedefi belirlenmiş olarak her gün, her saat sürdüreceği örgütlenme faaliyetini birbirine karşıt göstermek kadar abes bir durum olamaz.
Politik hattı, bir toplumdaki sınıf kombinezonları ve onların birbiriyle olan ilişkileri ve çelişkileri belirler. Tarihsel, siyasal ve toplumsal koşulların konjonktürel olarak önümüze çıkardığı sorunlar ve bu sorunların çözümüne yönelik yaklaşım, güncel politik görevlerimizi oluşturur. Bu görevlerin üstesinden gelmek politik bir güç olmayı gerektirir. Yalnızca güncel görevler için değil, aynı zamanda nihai hedefimize ulaşabilmek için de politik bir güç olmak gerekir. Sosyalist bir parti, genel anlamda politik bir güç olmayı değil, işçi sınıfı ve temel aldığı diğer toplumsal kesimler içinde politik bir güç haline gelmeyi hedefler. O nedenle örgütlenme faaliyetinin temelini, işçi sınıfı içinde yürütülen örgütlenme çalışmaları oluşturur.
Proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birbirlerinden kopuk, ayrı ayrı yol aldıkları bir dönemde, örneğin günümüz Türkiye'si şartlarında siyasi kampanyalar, sistemi teşhir etmek yanında işçi sınıfı içinde örgütlenmenin de en önemli araçlarındandır. İşçi sınıfının sosyalist ideoloji ile kucaklaşması için sosyalist dünya görüşünü işçi sınıfına taşımak ve öncü işçilere bu dünya görüşünü kavratmak gibi bir görevle de karşı karşıyayız. Bu bilinç ise, toplumdaki bütün sınıfların birbirleriyle ilişki ve çelişkileri, devlet ve hükümetle olan ilişki ve çelişkileri üzerinden götürülebilir. Sosyalist bir işçi sınıfı partisinin oluşması hiç şüphesiz, o ayrı ayrı yollardan yürüyen proletaryanın kendiliğinden hareketi ile sosyalist hareketin birleşmesi sonucu ortaya çıkacaktır. İşçilerin ve emekçilerin geniş yığınlar halinde parti saflarına katılmadığı, hiç değilse öncülerin parti içinde yerlerini almadıkları bir durumda, sosyalist devrimci bir kitle partisinin oluşması mümkün değildir.
Politik faaliyetin başka gerekleri yanında yukarda ifade edilen görevin de üstesinden gelmek, her şeyden önce sistemin siyasal teşhirinin proletarya içinde süreğen olarak sürdürülmesiyle mümkündür. Bunun aracıda siyasi kampanyalardır. Tüm siyasi çalışmalarda olduğu gibi, siyasi kampanyalarda da çalışmaların ağırlığı işçi sınıfı içinde olmalıdır. Fabrikalara, özellikle de stratejik öneme ve büyüklüğe sahip fabrika ve iş yerlerine dönük çalışmalar, kampanya çalışmaları içinde belirleyici olmalıdır. Böylesi bir dönemde yürütülen siyasi kampanyalar öncü teori ile öncü sınıfın kaynaşmasının da bir aracı olarak ele alınmalıdır. Kampanya boyunca belirlenmiş pilot fabrika ve iş yerlerine yönelik özel çalışma programları çıkarılmalı ve elimizdeki olanaklarla bu programın hayata geçirilmesi zorlanmalıdır. Fabrika ve iş yerlerine dönük çalışmaların ürünleri somut olarak gözlenmelidir. İşçiler arasında kampanyaya duyulan ilgi, kampanya boyunca işçilerle kurulan somut ilişkiler, kampanyanın çeşitli eylemlerine işçilerin katılma oranı ve en önemlisi kampanya boyunca fabrikalara ve iş yerlerine dönük çalışmalara sevk edilen üye ve yandaşların sayısı ve bunların kampanya sonrasında da çalışmalarını sürdürüyor olmaları önemlidir. Fakat bütün bunlardan daha önemli olanı ise, kampanya boyunca fabrikalarda ve işyerlerinde oluşturulacak örgütlenmelerdir. Kampanyanın en somut kazancı, işte bu örgütlenmeler olacaktır. Komünist bir örgüt, işçi sınıfı içinde yalnızca sendikal bir örgütlenmeyle yetinmez, esas olarak politik bir örgütlenme faaliyeti sürdürür. Sınıfın günlük ekonomik talepleri uğruna sürdürdüğü mücadeleyi desteklerken, “toplumun tüm kesimlerinin devlet ve hükümetle ve birbiriyle olan ilişki ve çelişkileri üzerinden” politik bir örgütlenme faaliyeti yürütür. İşçi sınıfı ve temel alınan diğer toplumsal kesimlerin günlük taleplerine kadar daraltılan bir faaliyet üzerinden bir güç olunsa da, bu sosyalist politik bir güç olunduğu anlamına gelmez. Sınıf mücadeleleri tarihinde bunun çokça örnekleri vardır. Buradan çıkan sonuç: Komünist bir örgüt için, belirlenmiş bir politik hat ve o hatta uygun olarak yürütülen güncel politik mücadele bir zorunluluktur. Ancak başarı, işçi sınıfı için de sistemli ve planlı, belirlenmiş hedeflere bağlı olarak sürdürülen bir politik örgütsel faaliyet üzerinden oluşacak sosyalist politik bir güçle elde edilebilir.
Partimiz bu anlayışla önümüzdeki temel örgütsel görevleri şöyle formüle etmişti:
Seçim örgütlenmesi anlayışıyla değil, politik aktivitemizin olduğu yerlerde sahici politik örgütler oluşturma anlayışına dayalı bir örgütlenme faaliyeti içinde olmak.
Örgütlenme faaliyetini, organlı çalışma esası üzerinden yaparak, her parti üyesinin bir parti organında günlük parti faaliyeti sürdürmesini hedeflemek.
İşçi sınıfı içinde örgütlenmeyi temel alan bir anlayışla örgütlenme faaliyeti yürütmek. İşçi sınıfı içinde örgütlenirken, işçi sınıfını siyaset sahnesine çekme anlayışının gereği olarak, grev ve direniş yapabilecek stratejik iş kollarını temel almak.
İşçi sınıfı içinde örgütlenme anlayışımızın gereği olarak belirlenmiş fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde parti komiteleri oluşturmayı il örgütlerinin önlerine temel örgütsel görev olarak koymak. Partinin temel örgütleri olan bu örgütler oluşmaksızın partiyi sosyalist bir politik güç haline getirmenin olanaksız olduğunu bilince çıkartmak.
e) Partinin bütün üyelerinin, bir çalışma ve yaşam alanında, bir temel örgüt içinde istihdam edilmesini sağlamak. Her üyenin, organlı bir faaliyet içinde günlük parti görevlerini yerine getirir hale gelmesini hedeflemek.
Örgütlenme çalışmalarında rapor alışverişini esas almak. (Komiteler günlük siyasi faaliyetlerini raporlaştırarak ilçe yönetimlerine, ilçe yönetimleri yoksa il yönetimlerine vermelidir. İl ve İlçe yönetimleri bu raporlar üzerinden politik ve örgütsel faaliyetleri sevk ve idare etmelidir. Fabrika ve işyerlerinde oluşturulan komitelerin raporları, il örgütleri raporlarıyla birlikte MYK’na gönderilmeli, PM ve MYK raporları da bu komitelere iletilmelidir. Bu komitelerle merkezi organlar doğrudan ilişki içinde olmalıdır.)
Temel örgütler oluşturulurken ve temel örgütlerin faaliyeti sırasında, partinin politik çizgisi ve güncel politik görevlerimiz üzerinden bir faaliyet yürütmeyi sistemin siyasal teşhir mücadelesinin esası kılmak.
Yukarda ki perspektif ve önümüze koyduğumuz örgütsel görevlerden hareketle bugünkü durumumuza bir bakalım: Politik aktivitemizin olduğu İstanbul, Ankara, Antalya, Samsun, Bursa, Denizli illerinde il örgütleri; Adana, Mersin, Isparta, Burdur, Giresun, Trabzon, Edirne ve İzmir illerinde il temsilcilikleri; Ordu’nun Ünye ilçesinde ilçe örgütü ve İstanbul’un Sultangazi ilçesinde ilçe temsilciliği kurulmuş. 3. büyük metropol olan ve aynı zamanda sınıf içinde örgütlenme perspektifimiz yönünden önemli bir işçi havzasını oluşturan İzmir’de parti örgütümüzün olmaması partimiz açısından önemli bir zaafı oluşturuyordu. İzmir’de Sosyalist Parti temsilciliğinin açılmış olması bu zaafın giderilmesi doğrultusunda önemli bir başlangıç oluşturmaktadır.
1 Mayıs günü alanlara, bugün için azımsanamayacak bir sayı ile Sosyalist Parti pankartıyla çıkan Muğla, Sinop, Antakya illerinde ise parti örgütümüz ve temsilciliğimiz henüz yok.
1 Mayıs eylemine parti pankartı arkasında katılım baz alındığında, bu katılımın ancak beşte biri parti üyesi durumunda. Parti üyelerinin ise çoğunluğu her hangi bir organ içinde yer alarak günlük parti faaliyeti sürdürür durumda bulunmuyor. Merkez organlar dahil hiçbir parti yönetimi ve organı tam üyeli bir toplantı yapabilmiş değil. Merkez dahil bütün örgütlerimizde günlük parti faaliyetleri iki üç kişinin omuzlarına yıkılmış durumda. Hiç bir parti örgütü gerçek anlamda örgüt değil.
Az sayıda oluşturulan ve çoğu kolektif çalışmadan uzak olan organlar dışında organlı bir faaliyet yürütülmüyor.
İşçi sınıfı içinde yürütülecek faaliyet ve örgütlenme, örgütlenme anlayışımızın esasını oluşturmasana rağmen, kimi küçük adımlar dışında, geldiğimiz yer başlangıç noktamızın çok ötesinde değil. Bir tane fabrika ya da işyeri komitemiz yok. Hiçbir il yönetimi faaliyet sürdürdüğü ilde, bırakınız az sayıda işçi çalıştıran işyerlerinin, büyük ve orta büyüklükte fabrika ve işyerlerinin sayısının, hangi iş kolunda olduğunun dahi bilgisine sahip bulunmuyor.
Organlı ve kolektif bir çalışma içinde olunamamasından dolayı parti kurumları arasında rapor alış verişi ve karşılıklı denetim mekanizması da işlemiyor. Dolayısıyla gerçek anlamda demokratik bir işleyişin örgütsel zemini de yok. Böylesi bir durumda karar oluşturma süreçlerine üyelerin katılım sağlaması mümkün olmadığı gibi, tersinden üyeleri karar oluşturma süreçlerine katma isteği ve çabasının sonuç üretmesi de mümkün değildir. Çünkü demokratik işleyiş ve ilişkilerin üzerinde vücut bulacağı bir temel ve bu temele dayanan demokratik işleyiş araçları olmaksızın parti içinde demokrasinin değil “demokratik” keyfiyetin egemen olması kaçınılmazdır. Bu durumda içe dönmek, birbirini suçlamak, küçük burjuva filisten tavırlar içine girmek, egosantrik bir davranış göstermek, olmaması gereken haller olmaktan çıkıp olağan haller haline gelecektir. Örgütsel hal ve gidişimizi hızla düzeltmediğimiz takdirde sonuç çürüme olacaktır.
Partinin ana gövdesini gençlik kesimi oluşturuyor. Bu durum avantajlar kadar dezavantajlara da işaret ediyor. Parti gerçek sınıfsal temellerine oturamadığı için bu durum partiye kattığı sinerji ve enerji yanında bir çok zaafında ortaya çıkmasına zemin oluşturuyor. Partide ara kuşaktan kadro sayısının azlığı, hele bizim partimizin bu örgütsel durumunda, kuşaklar arası kopukluğa önemli bir zemin yaratıyor.
Örgütlenmenin verili olandan daha ileri düzeye götürülememesinin temel unsurlarından birisi de faaliyetin gerektirdiği kadro sayısının yetersiz oluşudur. Verili kadroların faaliyetin gerektirdiği biçimde istihdamının sağlanamaması yanında parti örgütlerimiz yeni kadroları ortaya çıkaracak bir çalışmada yürütmüyor. Parasızlık, mevcut kadroların temel örgütlenme hedeflerimiz doğrultusunda istihdam edilmesi önünde çok ciddi bir engel oluştururken, kadrolaşmanın önünde de ciddi bir engel oluşturuyor. Bu vaziyetten, bir ölçüde, olumlu yönde çıkılamadığı durumda işimizin daha da zorlaşacağı ortadadır.
Bütün bu yukarda ifade edilen faktörlerin bir araya gelmesiyle, parti organlarında ve üyelerde oluşan verimsizlik, ancak yine mevcut kadroların ortaya koyacakları temel örgütlenme hedeflerimize kararlılıkla yönelme iradesiyle giderilebilir. Böyle bir iradenin oluşmasını sağlayacak olan motivasyon ise, ancak işçi sınıfı davasına adanmışlık ve insanlığın kurtuluşu ideallerine bağlılıkla kazanılabilir.
KAPİTALİZM KRİZDE, YIKMAK İÇİN KUVVET GEREKİR. TEK SEÇENEK SOSYALİM!
SOSYALİST PARTİ PM |