baner
Banner


EMEĞİMİZ BEDENİMİZ KİMLİĞİMİZ BİZİMDİR

Sosyalist Parti 1. Kadın Konferansı sonuçları

1. DURUM DEĞERLENDİRMESİ


a) SDP taciz ve tavrımız
Bugüne kadar Türkiye'de hiçbir sosyalist örgüt cinsel taciz nedeniyle bölünmemiştir. Cinsel taciz nedeniyle bir partinin bölünmüş olmasını anlatmakta zorlandık. Çünkü bütün siyasal örgütlerde de egemen olan erkek egemenliği, politikada ayrışmanın gerekçesi olarak "cinsel taciz" olabileceğini kabul edemedi ve bu durum politik olarak görülemedi. Genelde bütün siyasi örgütler taciz meselesini karışılmaması gereken iç sorun olarak gördüler.

Cinsel tacize karşı mücadelemiz sırasında feministler dışında sosyalist örgütlerin kadınlarından destek ve dayanışma görmedik. Platformlarda yalnız kaldık, tacize destek veren SDP'li kadınlarla kadın politikası yapmaya devam edildi. SFK ve FKÇ ‘nin olumlu tavırları yanında bazı feministlerin tavırları da feminist politika açısından düşündürücüdür. SFK ve FKÇ'ye ve bireysel feministlere yol arkadaşlığımızda gösterdikleri dayanışma için teşekkür ediyoruz.

Bu süreçte DÖKH'nin genel olarak tavrı bizce olumsuzdur. DÖKH ancak 2;5 yıl sonra tavrını açıklayabilmiştir.

Cinsel taciz olaylarında "Kadının beyanı  esastır" anlayışı bütün örgütlerde, sendikalarda, DKÖ'lerde  yaygınlaştırılmalı, cinsel taciz-şiddete kesinlikle "kol kırılır yen içinde kalır" anlayışıyla örgüt içi mesele olarak bakılamaz. Ayrıca teşhirin sınırı yoktur, örgütlerden bağımsızdır. (sınır sadece tacize uğrayan kadının istediği kadardır)

Partili erkekler bulundukları platformlarda  teşhiri yeterince dillendirmemişlerdir. Daha çok partili kadınların hassasiyetiyle ve koyduğu tavırlarla sınırlı kalarak, yer yer SDP taciz destekçileri teşhirinde eksiklikler de yapılmıştır.

Biz Sosyalist Partili kadınlar açısından SDP’de yaşananlar, yalnızca parti içinde yaşanan ve o partinin bileşenlerini ilgilendiren cinsten tartışmalar olarak algılanmamaktadır. Çünkü Türkiye kadın kurtuluş mücadele tarihi bizim açımızdan bir bütündür. Bu tarihte, tüm Türkiyeli kadınların emeği vardır. Bu yüzden de kadın bedenine yönelik her türlü şiddet, kadının siyaset yapmasına engel teşkil edecek her türlü yaptırım tüm Türkiyeli kadınları ilgilendirmektedir diye düşünmekteyiz. Kadının beyanının esas olduğu bilincine varmış, kadına yönelik şiddetin her zaman en yakınındakinden daha çok gelebildiğini bilen biz Türkiyeli kadınlar; yalnızca sokakta, evde, bizlerin dışında yaşanan şiddete, taciz ve tecavüze karşı çıkarak değil; aynı zamanda en yakınımızda yaşananlara da müdahil olmanın tüm kadınların kurtuluş mücadelesi açısından ne denli önemli olduğunun bilinci ile hareket etmek zorundayız. Bu tarih, bizlere bunu öğretmiştir. Kadın sorunu politik bir sorundur.

Bugün SDP artık cinsel tacize “taciz” deme durumuna gelmiş ve o dönemde parti hukukunu ve tüzüğünü çiğnediğini kabul etmiştir. Gelinen süreçte bizler Sosyalist Partili Kadınlar olarak kadın platformlarında katılımcı ve örgütleyicisi olarak yer alacak ancak kadının beyanının esas olduğunu, Merkez disiplin kurulu kararlarındaki “taciz yok teklif var” kararı ve Atila Kaya’yı kongre kararı olarak geri çağırma kararı dururken özeleştiri istemeye devam edeceğiz.

b) Parti Kadın Faaliyeti
Politika erkek alanı. Sosyalist örgütlerin ve tabii ki kendi partimizin de hem nicel hem de nitel olarak erkeklerden oluştuğu, aynı zamanda erkek egemenliğinin sürdüğü bir yer olması dolayısıyla yaşadıklarımız kadınların politikada önünü kesen nedenlerin başında gelmektedir.

Bu durum kadınların yaptıklarının ya da emeklerinin de görünmezliğini artırmaktadır. Bu tek tek  kadınların yeteneksizliklerinden değil, kadın olmalarından dolayıdır. Politikanın yapılış tarzının da erkek olması politik ortamlarda bu çalışma tarzı kadınları var eden değil, tüketen bir durumu özellikle SDP taciz sürecinin sonuçları olarak bu süreci omuzlayan kadınlar olarak sonuçları travmatik olmuştur.

Kadın toplantılarımızın da ne yazık ki bütün kadınların durumlarını gözeterek yapma koşul ve olanaksızlıkları etkisiyle düzenli yapılamamış olması en başta faaliyet yürütmeyi olanaksız kılmıştır. Bir de az sayıda partili kadının kadın faaliyeti içinde yer alması kadın politikasına bakışımız açısından problemli olmaya devam etmektedir. Kadın üyelerimizin de kadınlık bilincini, ezilmişliğe karşı mücadele bilincini yeterince hissettikleri söylenemez.

Partili kadın kitlesinin genelde çok genç kadın kitlesinden oluşması parti faaliyetleri arasında erkek egemenliğine karşı mücadelede aktüel politikalarda partinin diğer alan faaliyetlerine göre hakettiği değerde ve önemde hissedip, faaliyet yürütülmemesi dün olduğu gibi bugünün de sorunu olarak sürmektedir.

Partili kadınların erkek egemenliğine karşı mücadelenin öncelikli görülmediği bir parti faaliyeti sürmesi, kadın faaliyetine öznesi olan biz kadınların katılımcı olmasında zorluklarla karşılaşmaktayız. Partinin diğer faaliyetleri daha önemsenmekte ve kadın faaliyetine katılmama gerekçesi olarak gösterilmektedir.  Parti hayatında da örgütsüz olduğumuz bu durum partinin genel faaliyetlerinde ve alanlarında kadın sözünün söylenmesinde, taşınmasında görünürlük sorunumuzu sürdürmektedir.

Bu açıdan az sayıda kadının cinsiyetçiliğe karşı duruşu ve önemsemesi bütünsel faaliyeti aksatmaktadır. Dolayısıyla bu aksamanın kendisi parti içindeki erkek egemenliğine karşı duruşun ve partinin politikalarının cinsiyetçilikten arındırılması mücadelesiyle, cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm tasavvurunun propagandasının aksaması demektir.

Aynı zamanda kadınlar arası dayanışma kanallarının oluşturulmasının eksikliğinin hissedilmesi demektir.

Biz partili kadınların meslek sahibi, çalışan, işsiz, çocuklu, çocuksuz, şehir merkezine yakın-uzak yaşayan, yaşlı-genç, kentli-mahalleli kadınlardan oluşuyor olmamız farklı kadınlık durumlarından kaynaklanan bu farklıklarımızla politikada nasıl var olacağımız, koşulların dayanışma ilişkisiyle eşitlenmesine yönelik çabalar kadınlar arasında güven ilişkisini de arttıracaktır. İçinde bulunduğumuz farklı durumlar bizler arasında hiyerarşik bir ilişki oluşmasına neden olmamalıdır. Bunun olmaması için her kadının kendini özneleştirdiği ve bu mücadelede özneleşeceği şekilde faaliyetler yürütmemiz gerekmektedir. İhtiyacımız olan bilinç yükselmesinin gerçekleşmesi için kolektif çalışmaların yanında bireysel özveride bulunmamız da gereklidir.

Cinsiyetçiliğe karşı mücadele bir partinin kadın ve erkekler toplamının mücadelesidir. Kadın sorunu erkeklerin sorunu olarak kavranması demek, erkeklerin günlük çıkarlarından vazgeçme, pozitif ayrımcılık uygulamaları hayata geçirmeleridir. Diğer yandan,partili erkeklerin erkek iktidarını reddetmeye yönelik hiç bir adım atmayışları, yani günlük çıkarlarından vazgeçmeyişleri de düşündürücüdür. Cinsel taciz meselesi nedeniyle ayrılan kadın ve erkeklerin erkek egemenliğine karşı mücadele açısından bugün istenilen adımlarda yol alabildiğimizi söylemek mümkün değildir.

Gerek parti internet mail ortamında, gerekse parti hayatında kimi yoldaşların cinsiyetçi dillerine ve tarzlarına dair kadınlar olarak sessiz kalmış olmamız ya da umursamazlığımız, müdahaleyi hep başka kadınların sorumluluğuna yüklemek ve beklemek alışkanlığını artık değiştirmek ve tüm partili kadınlar olarak herbirimizin tepkisi, tutumu olarak yükseltmek alışkanlığını edinmemizin farkına varmamız gerekmektedir. Aynı zamanda feminist politikanın ve aktüel kadın gündemlerinin partili kadınlar tarafından takip edilmesi gereklidir. Bu durum kadınlar arasında hiyererşik bir bakış açısına dayanmayan çalışma tarzı anlayışına uygun davranışın yerleşmesini ve kadınların özne olmasını artıracaktır.

Pozitif ayrımcılık ve kota hakkımıza sahip çıkmak, yönetim organlarında yer alan kadınların yaşadıklarına karşın (dayanışma sorunları), partinin bütünsel hayatına dair  "söz, yetki ve karar" süreçlerinde  kadınlar olarak müdahil olmanın önemi gelecek toplum tasavvurumuz açısından da önemini sürdürmektedir.

Bulunduğumuz yerellerde "bilinç yükseltme" atölye çalışmaları yaparak aramızdaki diyalogsuzluğu ve iletişimsizliği gidermeli, hem de bilgi hiyerarşsine karşı ortak bilinçlenmeyi ve politikalar geliştirebilmeyi sağlayabilmeliyiz.

Sosyalist Partili Kadınlar olarak çıkaracağımız periyodik politik bir yayına ve sözümüzü duyuracağımız web sitesi gibi olanaklara ihtiyaç duymaktayız. Bu ihtiyaçlarımızın karşılanma yöntemlerini belirlemek üzere önümüzdeki süreçte tartışmalar yapmalı ve faaliyetimizi yayın ile beslemeliyiz.

Parti kadın faaliyetinin hak ettiği değere kavuşabilmesi ve partili kadınlar açsından cazibe merkezi olabilmesinin tek yolu vardır. Parti içinde kadın dayanışmasını güçlendirmektir..

Sosyalist Parti cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi vazgeçilmez ilkeleri ve öncelikleri arasında görür.Bu açıdan kadın ve erkeklerin birlikte yaşayacağı sosyalist toplumun bugünden nasıl olacağına sadece partili kadınların değil,bütün partili kadın ve erkeklerin üzerinde düşünmesi ve erkeklerin de sorunu olarak görmesi gerekmektedir.Kadın konferansımız bunun bir adımı olarak gördüğümüz bazı yöntemleri Parti Konferansına karar tasarısı olarak sunmaktadır.

Bir PM toplantısı  “ev işleri ve bakım işlerini” neden kadınların yapmaya devam ettiği gündemiyle toplanarak , ev işlerinin toplumsallaşması ve ailenin parçalanması üzerine parti organlarında tartışma toplantıları organize edilmelidir.
Partili erkeklerin kendi cinsiyetçiliklerini sorgulamak ve farkındalık yaratmak üzere kongreden sonra yeni dönemde PM’de “erkek iktidarını sorgulama” çalışma grubu oluşturulmalıdır.
Bu tartışmaların PM komisyonu eliyle sürdürülmesi ve 1 yıl sonrasında bir konferansla sonuçlandırılması kararları alınmalıdır.

2. EMEK-BEDEN-KİMLİK POLİTİKALARI

a) Kadın emeği ve kriz karşıtı politikalar

Sosyalist Partili Kadınlar olarak geçtiğimiz dönemde yaptığımız krize karşı kampanyada çizdiğimiz politik perspektif bugün hala tüm güncelliğini korumaktadır. Kriz süresince, krizin bedelini kadınlara ödetilmesi biçiminde kadına dayatılan politikalar karşısında sık sık sözümüzü söylemeli tepkimizi göstermeliyiz. Partimizin krize karşı yürüttüğü genel kampanyalarda, krizin kadına değen noktalarının altını çizip bu noktalara yönelik güncel politikalarımızı üretmeliyiz.

b) Erkek şiddetine karşı politikalar

Kadına yönelik şiddet devlet tarafından günbegün meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. “Haksız tahrik indirimi” vb uygulamalar ile namus cinayetleri, cinsel şiddetler bizzat devlet eli ile meşru sayılmakta ve beslenen olgular olagelmektedir. Bu konuda uygulanan tüm yasa ve politikalar erkekten yana ve erki muhafaza etmeye yöneliktir.Şiddetin meşrulaştırılmasına asla izin vermemek için her zeminde Erkek ve Devlet Şiddetine karşı tavrımızı öne çıkartmalıyız. Bu şiddete öznel durumlarından kaynaklı bir kat daha maruz kalan engelliler, farklı cinsel yönelimdeki kimlikler ile dayanışmaya da özellikle önem göstermeliyiz. Programımızda yer alan Şiddete Hayır konulu mücadele taleplerimizin izinde Erkek ve devlet şiddetine karşı sesimizi yükseltmeliyiz.

c) Heteroseksizm

Sosyalist Partili Kadınlar heteroseksizm ile mücadele eder ve LGBTT hareketi ile dayanışma içinde olur.

d) Kemalizme, militarizme, şovenizme karşı mücadele, muhafazakarlık karşıtı politikalar

Sosyalist Partili Kadınlar militarizmle, şovenizmle, kemalizmin kadınlara dayattığı politikalarla mücadele eder. Kadını ev kadınlığı, annelik, namuslu kadın gibi kıstaslara hapseden muhafazakarlık zihniyetine karşı kadının özgürleşmesini savunur ve bunun için mücadele eder.

Ayrıca Konferansa sunulan belgelerdeki tüm talepleri konferansımız benimsemiştir .

3. İTTİFAKLAR POLİTİKASI

Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle kesişen yolları, kadınların cins olarak ezilmesinin özgünlüğünü ortadan kaldırmıyor.

Her ulustan, sınıftan, ırktan veya toplumsal kesimden kadının, kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliği tüm kadınları erkek egemenliğine karşı, sadece kadınlardan oluşan bir mücadelenin ve kadın hareketinin doğal bileşeni haline getirir.

Kadınların kurtuluşunun yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğiyle değil, başka iktidar biçimleriyle de mücadeleyi gerektirmesi kadın hareketi içinde bölünmelere yol açmaktadır. Kuşkusuz değişik toplumsal kesimden kadınlar esas olarak temsilcisi oldukları kesimden kadınların talepleriyle kadın hareketi içinde konumlanırlar. Kadın hareketini oluşturan bu bileşimde sistem içi reformları yeterli görenler, formel bir eşitlik anlayışıyla mücadele edenler olabileceği gibi, bütünlüklü bir kadın kurtuluşu perspektifine sahip olanlar da bu bileşimi kadın hareketinin meşru ve gerekli bir parçası olarak görmeli ve yan yana durmayı önemsemelidir. Ayrı ayrı mücadelelerin meşruiyeti kadar talepler ve politik öncelikler ortaklaştığında birlikte davranmanın önemi de kadın hareketi tarafından gözardı edilmemelidir.

Son yıllarda feminist politikaların patriarkal kapitalizme karşı yüzünün Novamed'e karşı kadın emeği üzerinden ve ssgss karşıtı taleplerde olduğu gibi anti kapitalist propaganda öne çıkmaktadır. Bu durum sistem karşıtı feminist mücadelenin güçlenmesini  ve kadınların yüzlerini feminizme döndüğü bir sürecin işaretlerini vermektedir. Yine namus cinayetlerine karşı mahkemelere katılım  süreçleri de burjuva hukukuna karşı  mücadelenin önemini ortaya koydu.

Sosyalist Partili Kadınlar, emek, beden ve kimlik politikalarını, çok kimlikli feminizm veya farklı kimliklerin kabulü üzerinden, farklılıkların meşruiyeti temelli perspektifiyle birlikte davranmayı önemseyerek; feminist, sosyalist, demokratik kadın grupları ve bireysel kadınlarla ve karma örgütlerden kadınlarla ortak mücadele platformlarında yol arkadaşlığı içinde olmaya gayret edecektir.

Sosyalist Partili kadınlar, SDP taciz süreciyle yaşanan kopukluğun aşılarak, Kürt Kadın Hareketiyle eşit haklı ilişki temelinde dayanışmayı geliştiren bir anlayışla sürekli kılınmasına çaba gösterecek, Barış için kadın girişimi etkinliklerinde yer alacaktır.

Homofobiye karşı mücadelede LGBTT hareketinin taleplerini destekleyecek ve eylemlerine parti olarak katılacaktır.

Partimiz,  feminist hareketin taleplerini desteklemeli ve partili kadınlar, kadın kurtuluş mücadelesinin içinde aktif yer almalı,

Sosyalist Parti bulunduğu platformlarda ya da oluşturulacak platformlarda Feministlerin kolektif özne olarak yer almaları için çaba göstermelidir.

4) TÜZÜK DEĞİŞİKLİĞİ

Konferansımıza tüzük değişikliğine yönelik hernagi bir değişiklik önerisi gelmemiştir..

5) KADIN DAYANIŞMASI VE ÖRGÜTLENME
Partimiz kurulduğundan bu yana, örgütlü bir kadın faaliyetini gerçekleştirememiş olmamızın pek çok dışsal nedeni olmakla birlikte temel sorunlardan biri farkındalık bilinclerimizin henüz yeterli duzeylerde olmamasıdır. Bunun aşılması için her birimize ayrı ayrı görev düşmektedir. Farklı biçimlerde de olsa her birimizin kadınlık durumlarından kaynaklı yaşadığı sorunlara karşı duyarlılığımızı geliştirmeli ve bu sorunların giderilmesine yönelik ortak mücadeleyi hedeflemeliyiz. Bu hedefimiz doğrultusunda atacağımız ilk adım öncelikle  parti içerisinde sağlayacağımız kadın örgütlülüğümüzü güçlendirmek olmalıdır. Bunun en iyi araçlarından birinin faaliyet yürütmek olduğunun bilinciyle örgütlülüğümüzü güçlendirmek amacıyla aktüel politikaya kendi sözümüzle dahil olabilir, kampanyalar örebiliriz. Politikalar üretip, hayatın içerisine dahil oldukça partili kadınlar olarak birbirimize ve kadın kurtuluş mücadelesinin tüm diğer öznelerine değme noktamız artacak ve güçlü bir kadın dayanışması ancak ozaman örülecektir. Bunun için sık sık bilinç yükseltme atölyeleri oluşturmalı, birbirimizi dönüştürmek ve anlamak için özveride bulunmalıyız. Sosyalist Partili Kadınlar olarak Emeğimize, Bedenimize, Kimliğimize sahip çıkmanın yolunun kadın dayanışmasından geçtiğini  biliyor ve bir kez daha altını çiziyoruz.
YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI!
SOSYALİST PARTİLİ KADINLAR

EK BELGELER:

EMEĞİMİZ, BEDENİMİZ, KİMLİĞİMİZ BİZİMDİR!

Ev içinde karşılıksız olarak harcanan emek tüm kadınların ortak ezilmişliğinin önemli bir göstergesidir. Ev içi emek üzerine tartışmalar, kadınların ezilmişliğinin maddeci bir temelde açıklanmasına yönelik arayışlardan ortaya çıkmıştır. Kadınların ezilmişliğini ideolojik, kültürel... vb nedenlerle açıklamak, kadınların ezilmesinin yapısal nedenlerini ortaya koyma ve patriarkanın kendine özgü nitelikler taşıyan bir egemenlik biçimi olduğunu gösterebilme çabası yanında eksik bir şey.

Ev içi ücretsiz kadın emeğinin tarihsel olarak ilk kez neolitik dönemde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Toplayıcılıktan yiyecek üreticiliğine geçiş, ilk kez insanların günlük tüketiminden fazlasını üretmesini beraberinde getirmiştir. Bu da iş ve depolomada sürekliliği gerektirmiş ve toplumsal ilişkileri yeniden düzene sokmuştur. İlk kez artı ürünün ortaya çıkışı ile mülkün kolektif sahibi olan akrabalık bağına dayalı topluluğun önemi artmış, toplumsal paylaşım iyi niyete bırakılmaksızın kaynak yönetimi ve emek kullanımının denetlenmesi için öncesinde gevşek bir işbölümünün belirlediği kurallar mutlaklaşmıştır.

Toplayıcılık ve bahçecilikten gelen kadın ürünleri artı değer anlamında göze çarparken, giderek artan erkek ürünlerinin işlenerek tüketilebilir hale gelmesi için ise yine kadın emeği gerekmiştir. Bu anlamıyla kadın emeği üzerinde bir ‘erkek denetimi’ başgöstermiştir. Erkekler kadınları daha fazla üretmeye zorlarken, kadın ürünlerini de kendi ürünlerine katarak servet yaratmışlardır. Daha fazla kadın emeği çok karılılığı yaygınlaştırmış, kadın üremesi (kadın bedeni) de yeni kuşakları yaratması bakımından erkek denetimine tabi tutulmuştur. Çünkü kadının doğurduğu yeni kuşaklar, yeni üreticiler anlamına gelmektedir.

Tarihsel çıkış noktalarına bakıldığında kadınların önce emeklerine, sonra bedenlerine ve bir bütün olarak kimliklerine erkekler tarafından el konulduğunu görmekteyiz. Erkek egemenliği kadınları baskı ve sindirme yoluyla denetim altına almış olmamakla birlikte, binlerce yıllık bir süreç sonrası sistematik olarak uygulanan ve kurumsallaşan kadın ezilmişliği karşımızda durmaktadır.

EV İÇİ ÜCRETSİZ EMEK

“Pek az iş Sisyphos’un işkencesine sonsuza kadar tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır. O hiçbir şey yapmaz; sadece şimdiyi sürükler.”

Simon De Beauvoir

Kapitalist koşullarda ücretli işle ev işinin ayrılması ve kadınların ev içindeki işlerden sorumlu olması dikkatleri ev işlerine yoğunlaştırmalı. Kadınların ev içindeki işleri tek başına yerine getirmediği hallerde bile organize etmekten sorumlu olduğunu bilmekteyiz.

Ev emeği tartışmasında, ev emeğinin sermaye açısından nasıl bir işlev taşıdığı sorusu, kadınların tabiyetini kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiden, kadınlarla-sermaye arasındaki ilişkiye doğru genişletmiştir. Bu durumda kadınların karşılıksız ev emeğinden erkekler kadar sermaye de yararlanmaktadır. Bu anlamıyla, kadınların ezilmesi kapitalizmin işlevsel bir önkoşulu olmamasına karşın, kapitalizmin üretim ve yeniden üretim ilişkilerinde maddi bir temel elde etmiştir.

Kapitalist üretim genelleşmiş meta üretimidir ve özgüllüklerinden biri de emeğin bizzat kendisinin metalaşmasıdır. Bir meta olarak emek gücünün değeri, diğer metaların değeri gibi belirlenir: işçinin ve ailesinin kendini yeniden üretmesi için gerekli olan mal ve hizmetlerin değeriyle. Ancak emek gücü kapitalist üretim koşullarında doğrudan üretilmeyen tek metadır. Diğer bir deyişle emek gücü bütünüyle meta ilişkileri ile yeniden üretilmez. İşçi sınıfı aileleri tarafından, toplumsal ve kültürel kurumlarla birlikte oluşturulur.

Dolayısıyla kadınların ev içinde harcadığı emeğin, emek-gücünün yeniden üretiminin önemli bir bölümünü üstlendiği açıktır. Bu bağlamda kadınlar bir değer olarak emek-gücünü üretir. Emek gücünün yeniden üretim maliyetinin ev yaşamında gerçekleşmesi, sermayenin yararınadır. Ve ayrıca karşılıksız ev emeği, kadınların işgücü piyasasındaki konumlarının da (düşük ücret) bir belirleyeni.

Erkekler, kadınların harcadıkları bu karşılıksız emek sayesinde daha fazla zamana sahip olurlar, kendilerini her alanda geliştirirler, işlerinde kadınlara oranla daha çok yükselir, sermaye biriktirirler. Kısacası güç sahibi olurlar. Ev içinde kadının karşılıksız emeğine fiziksel ve mekânsal yakınlıktan ötürü ilişki içinde olduğu bireylerce sistemli biçimde el konulması, bir “değer” sorunudur. Üretilen bu değerin üretimi ve dolaşımı, bildiğimiz anlamda bir metanın dolaşımıyla teknik açıdan aynı olmasa bile özünde benzerlikler taşımaktadır. En basit ve aşikar olduğumuz, çoğu kişinin severek yapmadığı ve sonunda analara, eşlere, kız evlatlara kalan ütü yapmak başlı başına bir hizmettir, dolayısıyla da bir değerdir; diğer fertlerce de (koca, çocuklar, aile büyükleri,..) bu hizmet ücretsiz olarak alınmaktadır. Kısacası kadının ütü başında harcadığı hizmete el konulması beraberinde ütü ve diğer hizmetleri yerine getirirken harcadığı zamana da el konulmasına neden olmaktadır. Ev içine kapatılmış bir kadının, ev içi işlerde harcadığı zaman bildiğimiz anlamda mesai saatleri olarak algılanmadığı ve kadının, diğer aile fertlerinin gündelik yaşamı ile harcanan emek-zaman birbirine karışarak giriftleşmesi ev içi işlerin niteliğini gizler. Dayatılan başka bir kural ise bu işlerin kadının asli görevlerinden olduğu ve koca-çocuk sevgisi ile “karşılıksız” yapıldığı yönündeki manipülasyondur.

Karşılıksız emek üzerindeki erkek denetimi, kadınların bedenleri üzerindeki erkek denetimiyle iç içe girmiştir. Cinsel ilişkinin ‘karılık görevi’, yani zorunlu hizmet sayılmasından başlayarak, çeşitli şiddet biçimleriyle desteklenir bu el koyma. Erkeklerin yakın ilişki içinde oldukları kadınların bedenlerini sahiplenmeleriyle emeklerini sahiplenmeleri arasında ince bir çizgi vardır.

Karşılıksız ev emeğinin güçsüzleştirdiği kadınlar, ancak düşük ücretli, sosyal güvencesi olmayan işlerde, kesintili olarak çalışıyorlar. Bu işler, onların aileye ve erkeklere bağımlılığını yeniden üretiyor aynı zamanda. Kadınların, krizle ve sosyal hizmetlerin çökmesiyle birlikte artan ev içi yüklerinin yanı sıra, artık ev eksenli üretim, mikro kredi destekli çalışma gibi ‘ek’ gelir getirici işlere de itilerek harcanan emek katlanarak artıyor. Ekonomik krizle birlikte eğitim hakkı ilk elinden alınacak olanların yine kız çocukları olduğunu da görmek gerekmektedir.

Sosyalist Partili kadınlar;

- Ev içi ücretsiz kadın emeğinin kadınların ezilmişliğinin en önemli nedeni olduğunu, karşılıksız yapılan bu işlerden erkeklerin fayda sağladığını ve yeniden üretimi sağlayan kadın emeğinin katipalist üretim tarzı için önemini her koşulda dillendirir.

- Kadınların her türlü sosyal güvenceden, eğitim ve iş imkanlarından faydalanmasını talep eder.

- İşgücü piyasasındaki cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı çıkar.

- Bakım emeği konusunda piyasa koşullarına terk edilen bugünkü durumu reddeder. Kreş, anaokulu, eğitim, sağlık, hasta ve yaşlı bakımı konusunda kamu kuruluşlarının ücretsiz ve herkese hizmet sunmasını talep eder.

- Ev işlerinin toplumsallaştırılmasını; ücretsiz çamaşırhaneler, aşevleri istemekle birlikte, ev işlerinin erkekler tarafından yapılmasını ve kadınlar yerine, erkekleri teşvik edici uygulamaların hayata geçirilmesini hükümetlerden ve yerel yönetimlerden talep eder.

- Erkeklerin doğum sonrası ücretli-zorunlu izninin yasallaştırılmasını, bunun teşvik edici önlemlerle hayata geçirilmesini talep eder.

AİLE: Yeniden üretim ve cinsiyetçiliğin adresi

Kapitalist toplumda aile, ekonomik bir işleve sahiptir. İşgücünün hoşnutsuzluk mırıltılarını boğmak için, çocukları toplumda hazır bekleyen yerlerini alacak şekilde yetiştirmek, şu andaki ve gelecekteki emek gücünü eğitip, geliştirmek ve beslemek için bol miktarda mal tüketmek, toplumsal düzeni ve geçerli değerleri (sahip olma hırsı, rekabetçilik, özel mülkiyet...vs) küçüklere aktarmak, insanları cinsel açıdan ‘hizada’ tutmak ve kadınların ulaşmaya çalıştıkları hedefleri sınırlamak için gereklidir.

İnsan çocukluğunu ailesinin yanında geçirir. Kısa bir bağımsızlık döneminden sonra, benzer koşulları paylaşan biriyle biraraya gelir ve ikinci bir aile kurar. Toplumsal hiyerarşi piramidinin doruğunda yer alır bu aile biçimi. TV programları, reklamlar, diziler, yaşlılara bekarlara, emeklilere hitap etmez.

Aileyi topluma bağlayan düğümün toplum tarafındaki ucunda ekonomiyi, aile tarafında ise duyguyu görebiliriz.

Bugün tekeşlilik temelli aile kurmaya dönük seçeneklere bakıldığında benzer eğitim, sınıf, çevre, yaş, din, renk, ırk üzerinden şekillenen ‘aşk’lardan bahsetmek mümkün. Temel uygunluk kıstaslarına uyuyorsa aşka izin veriliyor. Ve o koşullar altında da aşk, aşk değil ‘aynı şeyleri sevmek’, ‘birlikte olmaktan hoşlanmak’ olarak ifade edilir. Böyle bir birlikteliğin yarattığı tatminsizlik yeni birer endüstri yaratır: Genç kız dergileri, stritptiz klüpleri, aşk romanları, şarkıcılar özlemlere yanıt veren karlı bir sanayinin parçalarıdır. (Tekeşlilik ilkesini sorgulamak yerine, bu ilkenin bize getirdiği sınırlamalardan, yalandan da olsa, kaçma yolları gösterilir.)

Neden hayatın en iyi ‘iki kişi’ ile yaşanması gerektiğini sormayız.  Aslında evlilikten kişisel kurtuluş ummasak, sonunda hayal kırıklığına uğramazdık.

Evlilik üzerinde ilk hak devletindir, çünkü insanları ‘toplumun talep ettiği işlevler’ yerine getirmeye mecbur etmenin tek etkili yolu evliliktir. Kadınları eş ve anne, erkekleri ekmek parası kazanma makinası haline getiren, evliliktir. Evlilik, cinslerarası işbölümü ve iktidar paylaşımının ilk ve temel modelidir; kadınla erkeği özel yaşamlarında biraraya atarak, toplumsal yaşamda onları birbirinden ayırmayı haklı çıkarmak için toplumun uyguladığı yasal yaptırımdır. Kadın ve erkeğin evlilik kurumu içinde kamusal alanda süregiden çelişkileri çözmesi beklenir. Nedir bu kamusal alan? İktidar, eğitim ve paranın erkeklerin elinde olduğu, erkeklerin kadınlara aşağı cins olarak davrandığı ve bunun için hiçbir ceza görmediği bir yerdir. Bütün gününü, bir inşaat alanında çalışırken kadınlaralaf atarak geçiren bir adam, eve gelince karısına eşit bir insan muamelesi  yapar mı? Ya da bir şirkette yöneticilik yapan bir başkası, iş yerinde çalışan kadınlara bağırıp çağırdıktan, onları küçümsedikten sonra evde karısına eşit insan muamelesi yapar mı?

Evlilik toplumsal çatışmaların özel emniyet süpabı olmasa, kadınlar eşitsiz ücretin, iktidara katılmamanın ve eğitim koşullarının haksızlığını, cinsel nesne olarak aşağılanmayı, kısacası kadınları işe yarar kılan şeyleri kabul etmezlerdi. Evlilik olmasa, insan cinselliğinin toplumsal ve fiziksel sınırlamalara boyun eğmesi gerekmezdi.

Evlilik bütün bu hastalıklara toplumun bulduğu bir ilaç gibi sunulur. Oysa evlilik bu çatışmaları çözmez, sınırlandırır.

Daha fazla iktidar demek eşit iktidar demek değildir. Ve varolan sosyo-ekonomik sistem sürdükçe olması da mümkün değildir.

AİLENİN İKTİSADI

Kapitalist ekonominin temel gereksinmelerinden biri hareketli ve uysal işgücüdür. Sıkı çalışma, daha fazla eğitim, durmadan hareket etmeye uygunluk: Çekirdek aileyi gerektirir.

Kapitalist ekonominin amaçları açısından, sınıf veya eğitim konumundan bağımsız olarak, bir erkeğin kurabileceği en iyi düzen şöyledir:

- Kendisine bakacak, ihtiyaçlarına cevap verecek, çocuk doğurup, bu çocuklara bakacak bir kadınla evlenmek,

- Karısı ve çocuklarıyla, küçük, herkesten ayrı bir grup şeklinde yaşamak, içinde bulunduğu daha geniş olan aile ile (annesi, babası, halası, teyzesi, amcası ile) minimum ilişki kurmak (çünkü yaşlılar kapitalizm için başbelasıdır.)

- Yaşam düzeyini yükseltmeye çalışmak. Böylece yaşamını fazla mesaiye, mesleğinde ilerlemeye harcamak. Her iki durumda da vaktinin çoğunu evden uzakta geçirmesi ve sabırlı olan, yakınması sızlanması olmayan bir eş bulması gerekir.

- Eşine ve büyüyen ailesine bakmak.

Hedefler kocasınınkini ayna gibi yansıtmalıdır kadının. Kocası yaşam düzeyini yükseltirken, o da evde uzun (karşılığı ödenmeyen) saatler boyu çalışmalıdır. Ayrıca bu çırpınışın yanında, ek gelir (ama ek) sağlamak için (yani düşük ücretle) ev dışında çalışmaya da razı olmalı, ama iş rolüyle kendini özdeşleştirmeye kalkmamalıdır. Çünkü erkeğin hareketliliği kadının ona bağımlı olmasına bağlıdır. Erkek nereye giderse kadın da oraya gitmelidir. Bu yüzden, kadın işten çıkarılırsa, kötü iş koşullarında çalıştırılırsa önemi yok. Böylece kapitalizmin iki temel ihtiyacı karşılanmış olur: Güdülenmiş, hareketli iş gücü ile ikincil ve daha ‘öylesine çalışan’ işgücü. Bu temel üzerinde yükselen küçük çekirdek aile, katipalist ekonominin ihtiyaçlarına anahtar-kilit misali uyar.

Aile, çocukları sadece yetiştirmekle kalmaz, işlemden geçirir. Küçüklere nasıl işlev göreceklirini öğretmede ilk tekel ailedir. Hakim kültür değerlerinin alıcısı ve aktarıcısıdır aile.

Burjuva sosyologları ailenin temel işlevini şöyle açıklarlar:

Çoğalma
Konum sağlama
Biyolojik ve duygusal açıdan varlık sürdürme
Toplumsallaştırma

Biz bunu şöyle açıklamalıyız:

Çoğalma: Gelecek kuşak emek gücünü üretme

Konum sağlama: Yaş, cinsiyet ve sınıfla belirlenen yerini öğrenme ve kabul etme

Biyolojik ve duygusal açıdan varlık sürdürme: İşçinin evinde fiziksel gereksinmelerini karşılamasını ve gerilimlerini gidermesini sağlama; böylece gerçek dünyaya bir zararı olmasın.

Toplumsallaştırma: Sisteme ve ‘üstlendikleri rolün gereklerine’ uysunlar diye çocukların canına okuma

Bir de burjuva sosyologların söylemedikleri bir şeyi biz ekleyelim:

Tüketicilik: Ticari propaganda, kadının rolündekiçelişkileri, yani güvensizliklerini, evkadını olarak hissettiği aşağılık duygusunu sömürerek kadının bu tutumunu sürdürmesini sağlama. Kitle iletişim araçları kadını tüketici ana öge olarak biçimlendirir, sunar. Kutsanan çocuk mutluluğu ile oyuncaklar, gösterişli giyisiler...Adam kısmına araba...Yalıtılmış küçük evlerin her birine çamaşır, bulaşık makinaları...

Sosyalist Partili kadınlar;

- Kadın ezilmişliğinin, cinsiyetçiliğin yeniden üretildiği; kadın emeğinin ve bedeninin kontrol altında tutulduğu aile kurumunu reddeder.

- Ailenin yüceltilmesini, aile merkezli yaklaşımları, kadınların doğurma/doğurmama özgürlüğüne yönelik her türlü açıklamaya karşı çıkar.

- Kadın kimliğini yok sayan, cinsiyetçiliği, kadına yönelik şiddeti besleyen kamusal alan-özel alan ikilemini reddeder.


HETEROSEKSİZM

Heteroseksizmi anlatabilmek için öncelikle toplumsal cinsiyet kavramının üzerinde durmamız gerekir. Günümüzde sıkça karşılaştığımız toplumsal cinsiyet kavramı, sistem tarafından içi boşaltılarak kullanılmakta, feminist literatürdeki anlamı flulaştırılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet kavramı; dişi ve eril olmayı belirleyen cinsiyetten farklı, onunla karşıtlığı tanımlanmış bir kavramdır. Cinsiyet rollerinin, kadınlık ve erkekliğin toplumsal dönüşüme açık davranış ve varoluş biçimleridir. Bu kavram kadın ve erkek ilişkilerinin biyolojik temellerinden farklı fakat onunla bir biçimde ilintili toplumsal bir kategori olarak ele alır.

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarının birbirinden en önemli farkı; cinsiyetin tarih dışı oluşu ve toplumsal cinsiyetin ise bunun tersine tarihselliğidir. Bu tarihselliğin içerisinde toplumsal cinsiyetin kadınlık ve erkekliğe yüklediği anlamlarla (biyolojik) cinsiyetler arasında psikolojik farklılıklar söz konusudur. Kadınlığa atfedilen sadık, barışçıl, boyun eğen, narin, vs gibi özelliklerin toplumun kadına biçtiği özellikler bu psikolojik farklılığa örnek olarak gösterilebilinir.

Toplumsal cinsiyet kavramının öne sürülüşünün ardından cinsiyet/toplumsal cinsiyet ikiliği doğallaştırmaya ve biyolojizme karşı tasarlanmış olsa da aslında hem toplumsal cinsiyetin dayattığı kimlik ve davranış farklılıklarının, hem de üremeye dayalı heteroseksist bir cinsellik anlayışının mutlaklaştırılmasına engel olamamış, aksine kolaylaştırmıştır. Biyolojizm, cinsel yönelimlere; üreme ve doğurganlık ekseninde bakar. Üremeye yönelik anatomik ‘uyum’ cinsel yönelimler biçimi altında heteroseksüelliğin doğallaştırılmasına yol açar. Eşcinsel erkeklere “kadınsılık”, lezbiyenlere ise “erkeksilik”  in atfedilmesi bu doğallaştırmaların sonuçlarıdır.

Toplumsal cinsiyet, cinselliği belirleyen ve denetleyen bir araç haline gelmiştir. Bu yolla kadının bedeni ve dolayısıyla cinselliği de denetlenmektedir.

Kadın cinsiyeti ile erkek cinsiyeti arasındaki üreme odaklı farklılıklar etrafında bireyler kategorize edilir. Bu kategoriler bütünlüklü ve mutlaktır. Sonuç olarak, kadın ve erkek kategorilerinin kendi içinde birlikli iki kutbun oluşturduğu bir karşıtlık olarak kurulması ve cinselliğin de bu ikili karşıtlık içinde tanımlanması heteroseksist patriyarkal (erkek egemen) söylem ve ideolojinin başvurduğu bir doğallaştırma mekanizması, heteroseksizmdir.

Toplumsal cinsiyet düzeni, doğallaştırılmış cinsiyet/ toplumsal cinsiyet ikiliği üzerine cinselliği yerleştirir. Cinselliği üremeye odaklandırır, karşı cinsle sınırlandırır. Cinselliğin böyle üreme ile temellendirilmesi kadın cinselliğinin hazdan koparılıp, üremeyle bitiştirilmesine yol açar.

Heteroseksizmi besleyen somut, tarihsel yapılar tam da patriyarkanın toplumsal temelleridir.   Kapitalizmin, çekirdeğinin aile olması ve bu ailenin kendisi için yeniden üretimi sağlayabilecek bir yapıda olması tesadüf değildir. Bu aile yapısı üremeye dayalı bir cinselliğin yaşandığı, kadın bedeninin ve emeğinin hem rıza hem de şiddet yoluyla denetlendiği heteroseksüel bir birlikteliğin etrafında kurulur.

Heteroseksizm, patriyarkanın en güçlü dayanaklarından birini oluştururken; patriyarka da kadınların emeğini ve bedenlerini denetleyecek şekilde heteroseksizmi hep yeniden üretir.

Dolayısıyla, erkek egemenliğine karşı kadın kurtuluş mücadelesini verirken heteroseksizme karşı da mücadelenin içerisinde bulunmak bir zorunluluktur.

Bugün heteroseksizme karşı mücadele yürüten Türkiyeli LGBTT hareketi heteroseksizmi şöyle tanımlar: Bir tür ırkçılıktır. Kadınlara yönelik ayrımcılık olan seksizmin (cinsiyetçilik) , heteroseksüel olmayanlara yönelik halidir.  Heteroseksizm, heteroseksüelliği bir zorunluluk olarak görme ve biricik varoluş biçimi olarak dayatma halidir. Ve yine eşcinseller için özgürce yaşamın ancak ataerkil kapitalizme direnerek mümkündür olduğunu ifade etmekteler.

Kuşkusuz kadınların ezilmesi, eşcinsellerin ezilmesiyle bağlantılıdır çünkü her ikisinin temelinde toplumsal cinsiyet hiyerarşisi yatar; ama erkek egemenliğinin dayanağının önemli bir bölümünü heteroseksüel sözleşme oluşturduğunu unutmamak gerekir.

Sonuç olarak, LGBTT hareketi ile birlikte erkek egemen sisteme karşı mücadele vermek oldukça önemlidir.

Sosyalist Partili kadınlar;

- LGBTT hareketinin görünür olması yönünde çalışmalar yürütür, bu hareketi destekler.

- LGBTT hareketini patriarkal kapitalizme karşı yürütülen mücadelede müttefik olarak görür.

MİLİTARİZM KADINLARA YÖNELİK ŞİDDETİ BESLER
Tarihte, erkek egemen anlayış hep, “at-avrat-silah” üçlemesine dayanarak kendisini üretmiş, bunlar Türklüğün sahip olacakları vasıflar olarak sahiplenilmiş ve yabancı toprakların istilalarında da düşmanlardan ilk elde edilecekler olarak görülmüşlerdir. Bugün değişen tek şey atın yerini uçağın ve tankın alması olmuştur.

Militarizm mutlak itaati ve kul olunmasını ister. İster ve bunu kadınlar üzerinde uygulamaya kalktığında, kadınları da böler ve ayırır: Yani zapturapt, sağa dön, sola dön, hazır ol, rahat ol! Yani hep HAZIR OL da isen:

Ölmeye ve öldürmeye hazır ol, doğurduğun çocukları savaşmaya davul zurnayla gönder, gerektiğinde savaş zamanı erkeklerin yaptığı işi yap, cepheye malzeme yetiştir, gerektiğinde savaş sonrası evine dön, gerektiğinde yedek asker ihtiyacı için orduya çağrıl, daha çok çalış ki emeğinin karşılığını vergi ver, askeri bütçeye daha çok pay alınsın, vatana hizmet eden erkeğin şiddetine boyun eğ, bedeninle askerleri cinsel olarak rahatlat, savaşta ölen asker oğluna ‘vatan sağolsun’ de ki, şehit annesi olabilesin, bütün bunlara hazır olursan, rahat olursun, şehit annesi, asker eşi olup, belli ayrıcalıklar edinebilirsin.

Tüm kadınlar doğuştan barışçı değillerdir. Tersine doğal olarak savaşa karşı da değillerdir. Yani, kadın olduğumuz için şiddetin “her türlüsüne karşıyız” tezi de doğru değildir.

Kadınların barışçılığı, edilgenliği, pasifliğiyle ve duygusallığıyla yorumlanır. Cinsiyetçi olan bu bakış, kadınların barışçılığını gerekçelendirerek, barış için verilecek mücadelenin asli özneleri olmaktan da uzaklaştırır. Kadınları nesne konumundan çıkartmaya  bu anlayışa karşı kadınlar mücadele etmelidir. Kadınların barış için verecekleri mücadele, kadınları edilgenlikten kurtararak, onlara şiddet karşısında sinmeyen bir kimlik kazandıracaktır. Böylelikle kadın olunduğu için barış mücadelesi vermenin feminist bir karşılığı olacaktır. Kadınların savaşa, şiddete karşı kendini savunmayı reddetmesi bir saldırıya karşı savunmayı da reddetmesi anlamına gelir. Ezenlerin, saldıranların karşısında savunmayı reddetmek aynı zamanda egemen şiddetin egemenliğini savunmak ve meşruiyetini sürdürmesine razı olmak demektir. Bu anlamda kadınlar, haksız savaşlara karşı mazlumların, ezilenlerin yanında haklı savaşlardan yana tutum almalıdırlar. Savaşa karşı taraf olurken neden ve niçin sorularına verilecek yanıt, doğru tutum takınılmasını da ortaya çıkaracaktır.

Savaşların kararını alanlar genellikle erkeklerdir. Kadınlarsa savaşın mağduru ve nesnesidir. Silahın gücü adına savaşlar ayrıca erkeklere sözü edilmeyen bir tecavüz ruhsatı sağlar. Bu durum, dünyanın tüm egemen, yayılmacı devletlerinin ve iktidarlarının erkek egemen olduğunu zaten gösteriyor. Yâ da askeri, militarist kurumlarda kadının olmadığını, olsa bile erkek egemenliğini içselleştirmiş olan az sayıda kadının, bu erkek kurumlarının niteliğini değiştirmediğini gösterir. Yani,  kararlarını erkeklerin aldığı bir savaşın tarafında olmayı bu analizden yola çıkarak anlamsız bulabiliriz. Ancak kadınlar cinsiyetçi dünyada iktidar odaklarının dışında geleneksel cinsel role hapsedilmiş durumda olduklarından bu durum böyledir. Tersine kadınlar da bu iktidar odaklarında olup savaşa karar verici konumda da olabilirlerdi. Yine salt kadın oldukları için tüm kadınlar savaşa karşıdırlar denilemez.  Savaşa karar veren kesimin kadınları deyince ilk akla Demir Leydi M. Teacher ve şimdilerde C. Rice ve bizde Tansu Çiller akla gelir. Cinsiyetçi bir dünyada kadınların yaşadıkları ortak ezilmişliğe karşın, kadınların çatışan sınıfsal çıkarları da kadınları bölmektedir.

Kadınların da erkeklerin yaptığı her işi yapabilmesi ve erkek kurumlarını dönüştürmeyi savunan anlayış kadınların da askerlik yapmasını savunmaktadır. Daha çok ABD ve Britanyalı feministler arasında süren tartışma biz de 2000’li yıllarda yapılmıştı. Türkiye’de askerlik erkeklere mahsus olsa da, kadınların bu militer kurumlarda yer almasıyla kurumların femine edileceği öne sürülüyordu. Oysa, kadın hakları adına erkeklerle aynı koşullarda orduya katılma hakkını savunmak militarizme hizmet etmektedir. Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş yıllarında kadınlar askere alınmayı istediklerinde “çocuklarıyla yeterince ilgilenemezler” denilerek reddedilmişlerdi. Erkek egemen tüm devletlerdeki bu anlayış zaten kadınları geleneksel cinsel işbölümü içinde değerlendirir. Ordu içinde yer alan kadınlar ancak kemikleşmiş bir erkek kimliği inşasına katkıda bulunabilir, bedenlerini denetlemeyi erkekliğin bir biçimi olarak öğrenirler. Dolayısıyla asker- erkek kimliğini ancak yeniden üreterek varolabilirler. Sabiha Gökçen’in askerliği buna tipik bir örnektir.

Burjuva ideolojisi her gün kendini yeniden üreterek geliştiriyor. Emperyalist kapitalist sistemin uluslar arası neo liberal politikaları gündelik yaşamlarımızı tehdit ediyor. Yükselen milliyetçilik bilinçleri çarpıtıyor. Düşmanlıklar her düzeyde yeniden üretiliyor. Üniterlik ve laiklikle tektipleştirme politikası her düzeyde, devleti kendisi gibi olmayanları dışlamaya ve bastırmaya, yetmediğinde savaş gibi politikalarla inkar ve imha etmeye yöneltiyor. Egemenlerin ‘böl yönet politikası’ ise sınıfsal, ulusal, dinsel ve cinsler arası ve kadınlar arasında uygulanarak, egemenliğin devamı sağlanıyor.

Annelik kimliğiyle mücadele

Barış mücadelesi de kadınları birleştireceği yerde bölmektedir. Barış sorunları kadınların ezilmesiyle doğrudan ilişkili değildir. Bu açıdan barış mücadelesinin kadına yönelik şiddetle bağı kurularak sağlanacak olan bir politik duruş, kadın bakış açısından gerekliliktir.

Bu ülkede savaşa karşı mücadelenin, barış mücadelesinin bir kadın talebi ve mücadelesi olması gerektiğini bizlere öğreten Kürt kadınları oldu. Yıllarca bunun kadın talebi olup olmadığı, ya da kadın tarzı konusunda kadın hareketi içinde ayrımcılığa uğrayan Kürt kadınları, kitleselleştikleri dönemde dahi kadın hareketi içinde kabullenilmekte zorluk çektiler.

Kadın platformlarında barış talebinde hep onlar ısrarlı olmak zorunda bırakıldılar.

Savaşa karşı barış mücadelesi veren kadın kesimleri içinde  annelik kimliği ile mücadeleler de söz konusudur. Latin Amerika ülkelerindeki annelerin, ülkemizdeki cumartesi annelerinin ve barış annelerinin deneyimlerinde  olduğu gibi, bu kimlikle kadınlar arasında karşılık bulan ciddi mücadeleler olmuştur. Ancak burada annelik kimliğinin politikleşmiş olmasına karşın, cinsiyetçi rolün biçtiği çerçevede annelik rolünü sorgulamayı ve annelik kimliğini yüceltmeyen bir çerçeveden bakmak gerektiği açıktır. Annelik kimliği yerini kadın bilincine evrilttiği oranda kadın hareketi kazanımı ve mücadelesi genişleme şansı bulmaktadır.

Annelik kimliği üzerinden politikleşen kadınlar, mücadeleleri geliştikçe sadece kendi çocukları için verdikleri mücadeleden çıkarak, kadın olma durumu ile ilgili taleplere yönelmektedirler. O noktadan sonra barış anneleri yerine, “kadın barış mücadelesi” veren kadınlar olarak, muhalif kadınlar arasında yer almaktadırlar.

Kızlarımız ya da oğullarımız öldüğünde/öldürüldüğünde sahibi anneler oluyor, yaşarken ise babaların/erkeklerin oluyor. Acıyı sahiplenmek annelere kalıyor. Analar ağlamasın isteriz. Ama ağlayan baba da yoktur, gözyaşlarını gizli döker. Çünkü ağlamak kadınlara mahsustur, zayıflıktır. Tüm erkekler hangi sınıftan olurlarsa olsunlar güçlüdür ve ağlayamazlar, duygusallık değerlerinde dahi cinsiyetçi yan hep vardır.

Hep tekrarladığımız gibi savaşlar kadınlar için ayrıca bedensel ve psikolojik olarak şiddet, tecavüz, göç, yoksulluk, eve kapatılma anlamına gelmektedir. Ancak bu duruma sadece savaş durumlarında değil, barış durumlarında da kadınlar maruz kalmaktadır. Bu savaş ya da barış döneminde kadınların toplumda ikincil görülmesi, cins olarak ezilmesi nedeniyle böyledir. Kadınlar bu nedenle sadece savaşa değil, militarizme ve şiddete karşı bir mücadele hattı örmek zorundadırlar. Yani savaşa karşı çıkarken, işgal altındaki bir ülke açısından emperyalizme karşı çıkmak, kendi egemenlerine karşı çıkmak, aynı zamanda penisin de tank-top-tüfek gibi tecavüz silahı olduğunu, tecavüzün savaş suçu olduğunu bilerek  bir mücadele  çerçevesi kurmak, feminist bir politikadır.

Kadınlara yönelik şiddetin tarihi, cins olarak kadınların baskı altına alınmışlıklarının tarihidir. Tüm erkeklerin tüm kadınları korku içinde bıraktıkları bilinçli bir sindirme sürecidir.

Şiddetin tarihi kadınların emeklerine, bedenlerine ve kimliklerine el konulmasının tarihidir. Sınıfsal, ırksal, dinsel ve ulusal kimlik nedeniyle maruz kalınan şiddet biçimlerinin ötesinde kadın olma dolayısıyla, sistemler ve erkekler tarafından kadınların baskı altına alınışı, yazılı ve yazısız geleneklerle, örf ve adetlerle de sürekli beslenmiştir. Kadınlara karşı şiddetin işlevi; kadınları ev içine ve ev işine sıkıştırmış, erkeklerin kamusal alanı ellerinde tutmasını sağlamıştır.

Militarize edilme halleri

Toplumsal yaşamda militarize edilmiş süreçleri belirlemek oldukça zor, yayıldıkları alanları belirlemek de oldukça karmaşıktır. Yaşamın her alanında ve anında her an militerleşmeye hizmet eden ritüeller var. Bunlar karşımıza çeşitli kılıklarda çıkar. Bazen oyuncaklar, meslekler, din, ekonomi, moda, oy verme, genel ev, cezaevi, yargı, prezervatif, film yıldızları, psikoloji, fabrika ve en başta ordu… İdeolojik olarak itaat kültürü her alana bilinçli olarak şırınga edilir.

Örneğin orduyu benimsemek için önce rengini sevmeniz gerekir. Özellikle savaşların arttığı zamanlarda modaya bakıldığında, yeşil/haki renklerin hakim olduğu görülür. Üstelik medyada, TV’de her gün gördüğünüz savaş fotoğraflarıyla, dizilerle, çizgi film ve reklamlarla  bu durum sıradanlaştırılır. Siz de onlar gibi giyinmelisiniz ki asker-sivil farkı kafalardan önce biçimsel olarak ortadan kalksın istenir. Modada bu haki renk ve tarz öncelikle gençler arasında yaygınlaştırılır, gençler askerliğe özensin istenir.

Militarizasyonlaşma, erkeklerin cesur, kahraman, sert ve disiplinli erkek normlarını kabul etmesi, kadınların ise susmak, geride olmak, pasif, fedakar olmak gibi normlara boyun eğmesiyle gerçekleşebilen süreçtir. Oyuncakların cinsiyetlerimize göre belirlenmiş olması, oyuncak silahların dahi erkek çocuklara benimsetilmesi, doğduğumuz andan itibaren cinsiyetçi rolün kavratılması ve askerliğe  ailede bebeklikten başlanması, erkek ve kız çocuklarının militarize edilmiş halidir. Oyunlarda genelde erkek çocuklar asker, kız çocuklar hemşiredir.

Militarizm, siyaset alanında  da vesayetini sürdürmek için seçim propagandalarına da el atar. Seçmene kimi seçmesi gerektiğini işaret eder. Karşısında olduklarını sürekli hizaya getirmeye çalışır. Ülkede en tipik olan da, her cumhurbaşkanlığı seçiminde askeri vesayet belirleyici olmuş, cumhuriyetin ‘çağdaş, modern’ değerleriyle yetişmiş hiçbir kadını da bu statüde yer alamamıştır.

Militaristler gerçek yurttaşlar olarak kendilerini görür, yani birinci sınıf vatandaştırlar, diğer herkes ikinci sınıf vatandaştır. Yani diğerleri hep ötekidir, düşmandır. Zaten Mustafa Kemal’in “kahraman ordumuz devletin bağımsızlığının, millet ve memleket hayatının yegane bekçisidir” sözü, ordunun toplumsal yaşamı her yönüyle belirleyen zümre olduğunun bir teyididir. Ordunun cumhuriyetin kuruculuğundaki rolü nedeniyle elde ettiği imtiyazlar, cumhuriyet tarihi boyunca artarak pekişmiştir.

Ordunun bu farklığının farkında olarak, askerliği herhangi bir meslek olarak görmemek gerekir. Oyak gibi kuruluşlarla sermaye sahibi olan orduya,  hem cinsiyetçi hem homofobik (hetoroseksist) bakış egemendir. O nedenledir ki, eşcinsel erkekler de askere alınmaz. Hiyerarşik ilişkide, alt/üst işleyişine dayalı emir-komuta zincirinde, herhangi bir emrin ve komutun tartışılması ve eleştirilmesi mümkün değildir.

Aile, eş, çocuklar, lojmanlar, orduevleri, emekli subaylar ve eşleri ve dernekleri, sosyal tesisleri aynı zamanda ayrıcalıklı konumlarıyla ordu mensupları, sivil yakınları ile birlikte oldukça kabarık bir nüfusa sahiptirler.

Orduların askeri tatbikatları yürütmesinde ve  siyasi meşruiyetini sürdürmesinde kadınların rolü küçümsenmemelidir. Militaristler farklı gruplardan kadınları ve dişiliği oluşturan unsurları hep kurnazca yönlendirir. Fırsatlar,macera, aşk, utanç, aidiyet ve özgürleşme gibi şeyleri kullanır. Ordular, kadınları denetlemeyi annelik, kadınlık ve özgürleşmiş kadın kavramları üzerinden sürdürür. Alternatif muhalif annelik karşısına, militarize annelik çıkarılır. Ordunun yanında yer alan kadınlar belli ayrıcalıklara sahip olurlar. Birinci paylaşım savaşında öncelikle askeri hemşirelere oy kullanma hakkı tanınmıştı. İkinci paylaşım savaşında ise Almanya ve İtalya’da olduğu gibi kadınların saygınlıkları artırılmıştı. Türkiye’de ise bu saygınlık  payı “şehit” annelerinin oldu.

Erkekler arasında askerliğe teşvik için yaratılan  kavram,“adam olmak”tır. Doğuştan adam olunmadığı ama “yiğit erkek” olmak için askerlik yapılarak adam olunacağı fikri empoze edilir. Yiğit erkekleri hayal eden kadınlar eliyle de bu fikir teşvik edilir

Şöyle bir çevremize baktığımızda bile toplumsal yaşamın neredeyse çoğunluğunu üniforma içinde görürüz. Yaşamın tek tipleştirilmesi aslında bu üniformalarda dışa vurur kendini. Sadece askerler değil, hukukçular, hostesler, garsonlar, işçiler, kasiyerler,  kamusal alanda hemen herkes üniformayla bir kimliğe büründürülüyor, her kesim militarize ediliyor. Kapitalist sistemde ordu dışında sivil olduğu sanılan toplumsal hayat yerine, tüm toplum bir asker millet haline getiriliyor.

Militarizme karşı kadın mücadelesi açısından, sırf kadın oldukları için tüm kadınlarla birlikte olunması gerekir yaklaşımından  kaçınmak gerekir. Farklı ulus, sınıf ya da etnik kökenden kadınları kapsayan çeşitli kampanyalar her özgün duruma göre gerçekleştirilebilir. Ancak gerçekleşen bu ittifaklar daha çok mağdur/ kurban kadınlarla ve onlara destek veren kadınlarla sınırlı olabilmektedir. Anti-militarist kadınlar militarizmin mağduru da, galibi de olmak istemiyorlar, militarizmle bütünleşmiş cinsiyetçiliğin yok edilmesinin mücadelesi feminist bakış açısıdır.

Militarizme karşı mücadele aynı zamanda şiddete, savaşa, emperyalizme,şovenizme, Kemalizme, inkar ve imhaya, soykırıma, milliyetçiliğe ve yoksulluğa karşı, erkek egemenliğini kadınların kurtuluşu lehine  dönüştürmek için mücadele etmek demektir.

Sosyalist Partili kadınlar;

- Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı tüm okullarda okutulan  ve Türk olanların dışında kalan her etnik kökeni yok sayan ‘andımız’a karşı çıkar, bu ezberin devam ettirilmemesi için mücadele eder,

- Ders kitaplarında yer alan militer anlayışın ortadan kaldırılması için mücadele eder,

- Sadece ordunun değil, tüm toplumsal hayatın ne kadar militarize edilmiş olduğunu görmek ve açığa çıkartmak, toplumsal yaşamın militarizasyonuna karşı mücadele eder,

- Kadınların ve Kürt halkının gördüğü zararların, pozitif ayrımcı önlemlerle telafi edilmesi. Bu bağlamda Uluslararası Hukukun kadınlar lehine aldığı kararların öncelikle hayata geçirilmesini talep eder,

- Savaş süresince kadınlara karşı işlenmiş suçların ve savaşın cinsiyetçi yüzünün açığa çıkarılarak yargılanması için mücadele eder,

- Devletin yürüttüğü inkar ve imha politikalarına karşı yürütülen mücadelede Kürt kadın hareketi ile ortak çalışma ve kadın barış için kadın girişimi içerisinde yer alır; şovenizme, Türk milliyetçiliğine karşı mücadele eder.

YENİ DÖNEM MUHAFAZAKARLIK

Fransız ihtilali sonrası gelişen aydınlanma hareketine tepki niteliğinde ortaya çıkan muhafazakarlık, yeni dönem neoliberal politikalarla eş zamanlı ve dünya genelinde yükselişe geçmiş görünüyor. Geçmişte yaratılan geleneksel ve kültürel değerlere sahip çıkmayı, bunu yaparken de cemaat türü ilişkileri eksen alan muhafazakarlığın Türkiye’deki üstlenicisi AKP iktidarı. Kemalizmin 1930’larda çizdiği iyi eş, iyi aile, iyi yurttaş, çalışacak ama aile konumunu sürekli koruyan kadın tipi ile bugünkü AKP zihniyeti arasında pek bir fark olmadığı da görülecektir.  Burjuva toplumlarının ideolojisi de olan kadınlara ailenin biçtiği dışarda çalışsa bile ev ailenin sorumluluğunun kadının sırtına yıkan rol AKP'nin de genel imajı. Bu anlamıyla AKP iktidarı kadına dair yürüttüğü her türlü politikada aileyi ve onun merkezinde olan kadının annelik görevini esas almaktadır.

AKP eliyle hayata geçirilen yeni düzenlemelerden biri olan SSGSS ile kız çocuklarının babadan aldığı maaş 18-24 yaş arası okuma okumama durumuna göre kesiliyor. Yani kadınlar artık çalışmıyor ve halen evlenmemiş iseler açlığa ve yoksulluğa mahkûmlar. Bu da kadınları ya yaşıyor ise anne-babaları ile birlikte bir ailede yaşamaya, ya da evlenerek kendilerini bir aile kurmaya zorlayan bir uygulama. Bunun arkasından gelen istihdam yasaları ile de açlığa mahkûm olan kadınlar ucuz emek gücü olarak piyasaya sürülüyor. Ancak AKP kendi muhafazakar anlayışına uygun olarak da kadınların eş ve annelik görevlerini aksatmayacak bir anlayışı yaygınlaştırıyor. Nedir buna uygun olan? Örneğin ev eksenli çalışanların büyük bir oranı kadınlardan oluşuyor ve ev eksenli çalışma özendirilen, teşvik edilen bir şey haline geldi, yaygınlaştı. Parça başı iş yaptırılarak ucuzlaştırılan, güvencesiz, kıdem tazminatı ve tatilleri olmayan bir emek söz konusu iken, aynı zamanda ev eksenli çalışma ile de kadınların ‘kadınlık görevleri’ de aksamamış oluyor. Kutsal aile merkezli muhafazakar yaşam devam ederken, ev içi ücretsiz kadın emeği dışarda ucuz emek olarak piyasa koşullarında sermayenin lehine yararlanılan bir hal alıyor.