|
LENİN’İ KENDİ GİBİ SANMAK Erdal Kara “Ne yazık ki, Hatip Dicle türünün bugün en büyük dostu Türk milliyetçileridir. Onur Öymen’den Devlet Bahçeli’ye bundan bol bol var. Ama Hatip Dicle’nin en büyük düşmanı, hiç başka bir yerde aramasın, Türk ve Kürt devrimcileridir. Taraf’tan, Radikal’den çare bekler durumdaki “İmralı”, Aksu Bora’dan öğrenmeye çalışıyor, öğrenir, feminizmi ondan öğrenir, futboldaki eksiklerini de Tanıl Bora tamamlar artık. Bora’lar kimin çömezi? Belge-İnsel-Laçiner-Kıvanç-Bora çizgisinin, bu gerici çetenin başka kime ne hayrı olacaktır ki?” Yukarıdaki satırlar, 25 Aralık 2009 tarihinde Yurdakul Er’in TKP’nin SOL adlı haber portalında yayımlanan yazısından alındı. Yaklaşık bir hafta önce yukarıdaki satırların yer aldığı yazı haber portalından kaldırıldı. Anlaşılıyor ki, son haftalarda TKP’li öğrencilerle yurtsever öğrenciler arasında üniversitelere yaşanan ve çatışmalara neden olan gerginliğin ardından böyle bir tasarrufta bulunma ihtiyacı hissetmiş TKP. İyi de yapmış. Yazı hangi gerekçe ileri sürülerek savunulmaya çalışılırsa çalışınsın, her satırında Kürt düşmanlığının izlerini taşıyor. Kapkara bir sosyal şovenizm belgesi olarak ortaya çıkıyor. Bir iddiaya göre Yurdakul Er imzasıyla yazan şahıs, TKP Genel Başkanı Erkan Baş. Eğer gerçekten öyleyse, bu durumun ciddiyetini daha da arttırıyor. TKP’nin son yıllarda adım adım “sosyal şoven” bir çizgiye savrulduğunu izliyor, sol adına, sosyalizm adına üzüntü duyuyorduk. Artık gelinen nokta üzüntü duymakla yetinmemizi değil, bu kara sosyal şoven çizgiye karşı kararlı bir mücadele yürütmemizi gerektiriyor. Mustafa Kemal söz konusu olduğunda saygıda asla kusur etmeyen Yurdakul Er, iş Öcalan’a geldiğinde ağzını bozmakta özgür. Sosyal şovenizmin tipik özelliği bu. Kendi ulusuna, kendi ulusunun tarihsel şahsiyetlerine saygı, diğer uluslara ve onların tarihsel şahsiyetlerine karşı hoyratlıkla belirlenen bu tutumun sosyalizm adına ortaya serilmesi gerçekten de içler acısı…
SOL haber portalında bir dizi yazar yazı yazıyor. Bunlardan biri de İlker Belek. Görüldüğü kadarıyla da “Kürt Sorunu” konulu yazıların büyük bir çoğunluğu onun kaleminden çıkıyor. Bu itibarla TKP’nin ulusal sorunla ilgili yaklaşımını İlker Belek’in yazılarını esas alarak eleştirmeyi tercih ettik. İlker Belek’in genel olarak “ulusal sorun” özel olarak “Kürt sorunu” ile ilgili yazılarını ele aldığımızda dikkatimizi çeken en önemli husus, yazarın Türkiye’de yükselen faşist saldırganlığın sorumlusu olarak Kürt hareketini görmesidir. Bir yazısında bunun çarpıcı örneklerini veriyor. İşte bu yazısından alıntılar. “Kürt hareketi bu haliyle bitmiştir. Kürt hareketinin sonunu hazırlayan salt etnik konu üzerinden siyaset üretmesidir. Siyasetin bu içeriği, Türkiye'nin özgül bağlamı nedeniyle, Türk tarafında faşizan bir gidişatı tetiklemek zorundaydı. Şimdi yaşadığımız da budur.” (Kilitlenme ve Anahtar, 22.12.2009, SOL Haber Portalı) “Geldiğimiz noktanın temel sorumlusu Kürt hareketidir. Kürt hareketi emperyalist hesaba kanmış, kendi ulusal sorunlarını, ortak sınıfsal çıkarların önüne çıkarmıştır. Kardeşini ortak edemeyenin, düşmanlık üretmesi kaçınılmazdı.” (A.g.y) “Kürt hareketinin anlamadığı nokta, salt kimlik sorununa odaklanmanın emekçi sınıflarımızı bölüyor olmasıdır. Artık düşmanlık noktasındayız. Emekçi Türkler emekçi Kürtleri bölücü olarak, emekçi Kürtler de emekçi Türkleri faşist olarak algılıyorlarsa etnik siyasette bir sorun var demektir.” (A.g.y) İlker Belek’in bu yaklaşımını TKP utangaç bir biçimde paylaşmaktadır. Aşağıdaki alıntılar TKP’nin resmi açıklamalarından. “ Türkiye planlı bir biçimde bu noktaya getirildi. Yıllardır ‘emperyalistler bu ülkede iç savaş çıkaracak’ diye uyardık, göz göre göre o noktaya geldik. Derhal durmalıyız. Kürtlerin dışlanmışlığın, inkar edilmenin öfkesiyle Türkleri düşman ilan etmesinin kimseye bir yararı yok. Türklerin Kürtleri ‘hain’ olarak görmesi hiçbir sorunu çözmüyor.” (15 Aralık 2009 tarihli TKP Açıklaması’ndan) “TKP, Türklerin ve Kürtlerin ‘halk gücü’nün birbirine karşı kışkırtılmasının hiçbir biçimde kabul edilemeyeceğini; hangi halkın diğerinden üstün, cesur ya da çılgın olduğuna ilişkin bir restleşmeye hangi biçimde olursa olsun çanak tutmanın aşağılık bir tutum olduğunu; hem Türkler hem de Kürtler içinde, diğer bütün uluslarda olduğu gibi, iyiler-kötüler, haklılar-haksızlar, sömürücüler-sömürülenler, zorbalar-mazlumlar olduğunu hatırlatır.” (11 Aralık 2009 tarihli TKP Siyasi Büro Açıklaması’ndan) “Komünistlerin vatanı yoktur”, öyle değil mi? Ama çok iyi biliyoruz ki, egemen ulus sosyalistlerinin sosyal şovenizminin en önemli göstergesi, kendi ulusunun şovenizmine karşı mücadele etme görevini bir yana iterek, ezen-ezilen ulus çelişkisinde tarafsız bir konumlanış almasıdır. Sosyal şovenizm tam tamına budur. Çünkü ezen ulus sosyalistine düşen görev, kendi ulusunun şovenizmi ile mücadele etmektir. TKP, ezen-ezilen ulus gerçekliği karşısında milliyetsiz bir pozisyon takınıp trafik polisliğine soyunuyor. Bu sosyal şovenizmin en kaba biçimidir. Estetize edilmemiş halidir. Bu haliyle de İşçi Partisi çizgisine benzer. Bugün değilse yarın gideceği yer de o çizginin kendisidir. Önce PKK düşmanlığı, ilerleyerek Kürt düşmanlığıdır bu politikanın varacağı yer. Tekrar Yurdakul Er’in yayımdan kaldırılmış olsa da bir ibret belgesi olan yazısına dönelim. Ne diyor yurduna kul Er? “Piyasadaki ‘çağdaş ve demokrat’ Kürt projesi, Türk ve Arap düşmanı bir emperyalist ihanet senaryosu olarak sahnedeki yerini sağlamlaştırmış bulunuyor. Türkçü ve şeriatçı katillerle Kürt demokratlar el ele Anadolu’ya kan ekiyorlar. Açıkça ilan ettiler. Diyarbakır’daki Demokratik Toplum Kongresi’nden (DTK) çıkan açıklama, bir tür atom bombasıdır Anadolu’nun orta yerine atılmış. DTK’nın ‘Özerk Kürdistan’ taleplerinin falan hiçbir önemi yok, o çok zayıf bir taleptir, gelinen noktada pek etkisi de olmaz, asıl önemli olan, Kürt halkının yaşadığı Ortadoğu coğrafyasında bütün Kürtlere yönelik bir ‘ulusal konferans’ daha doğrusu bir ‘ulusal kongre’ çağrısıdır: Pankürdizm! Pantürkizmin başdüşmanı bizlere, demokrasi diye pankürdizm sokuşturacaklar ve buradan barış çıkacağını anlatacaklar. Herkesi kendileri gibi cahil mi sanıyor bunlar? Demek hainin Türk’ü veya Kürt’ü olmuyor. Bunların hepsi birbirine benziyor. Hatip, efendisi bir başka ‘hatip’ten, bir imam-hatipliden, iyi öğrenmiş demek ki... Dicleli Hatip, Diyarbakır’da, Kasımpaşalı hatip ile arasında pek bir fark kalmadığını ilan etmiş oldu. Birlikte bir oyun oynuyorlar. O noktadayız. Korkunç bir noktadayız.” (Yurdakul Er, 25.12.2009, SOL Haber Portalı, yayından kaldırılmış yazısından) Birkaç kez okumakta yarar var yukarıdaki satırları. Bu satırlara keskin bir Kürt düşmanlığı sinmiştir. Hatip Dicle ile polemik görüntüsü altında, “ulusal kongre” çağrısı yapmış olan PKK Pankürdist (yani faşist) ilan edilmekte, “Türkçü ve şeriatçı katillerle Kürt demokratlar el ele Anadolu’ya kan ekiyorlar” denmektedir. “Ulusal sorun” söz konusu olduğunda bu zihniyetin, PKK’yı adım başı “bölücü” ilan eden Tayyip Erdoğan’ın, Deniz Baykal’ın, Devlet Bahçeli’nin zihniyetinden ne farkı var? Sosyal şovenizm, şovenizmin, büyük ulus milliyetçiliğinin ikiz kardeşidir. Gıdasını ondan alır. Ulusal sorunda sapmanın önemli kaynaklarından biri Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesinin yanlış kavranışıdır. TKP de UKTH’yi yanlış kavramaktadır. Bugün savundukları çizginin arka planında UKTH’nin kavranışındaki sakatlık vardır. Lakin dün de aynı kavrayışsızlıkla maluldüler. Yaklaşık 20 yıl önce, 1990’ların başında, Kurtuluş Dergisi’nde, Sosyalist Türkiye Partisi’nin (STP) program taslağının eleştirisini yapmıştım. Program taslağı eleştirisinin bir bölümü “ulusal soruna” yönelikti. STP Program Taslağı’nda Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, “sadece” ayrı devlet kurma hakkı olarak kabul edilmiyor, seçeneklerden biri gibi gösteriliyordu. Bunun yanlış olduğunu belirtmiş ve UKTH’nin sadece ayrı devlet kurma hakkı olarak formüle edilmesinin zorunlu olduğunu yazmıştım. Bunun aksi bir formülasyonun sosyal şovenizmden başka bir anlama gelemeyeceğini söylüyordum. STP, ayrı devlet kurma hakkının propagandasından kaçınmak için UKTH’yi ve Lenin’i çarpıtıyor diyordum. Gelenek Dergisi yazarları bu yazıma cevap verdi. Ardından bir yazı daha yazarak tezimde ısrar ettim. Lenin’in bilinçli olarak çarpıtıldığını söyledim. Köşeye sıkışan Gelenek Dergisi yazarlarından biri işi terbiyesizliğe vardırdı ve “Daire Dair Kara Cahil” başlıklı bir yazı yazdı. Tartışmayı sürdürmeyi tercih etmedim. Gelenek Dergisi yazarları Yavuz Utkan ve Serdar Aydın şimdi nerededirler, bunu bilmiyorum. TKP saflarında yer alıyorsa şimdi ne düşündüklerini doğrusu merak ediyorum. Ama İlker Belek’in yazdıklarını okuduğumda şunu gördüm: Yaklaşık 20 yıl sonra bana hak vermişler. Ama sadece bu kadar. Tam tersini tercih ederdim. Bana hak vermemiş olmalarını. Çünkü bana hak vermiş olmalarının nedeni bilime, Lenin’e olan saygı değil, tam tersine, o günlere göre sosyal şovenizmin daha da derinine batmış olmaları. Ne diyor İlker Belek görelim: “Lenin'in ‘ulusların kaderlerini tayin hakkı’ derken kastettiği ayrılma hakkıdır. Dolayısıyla, bizim Türkiye'deki ulusal sorunla ilişkili görüşlerimizin eleştirisini, Lenin'in dediklerine tam riayetle (denilenlerin bağlamına ve koşullarına bakmadan) yapanların, Kürtler için de bunu istemeleri gerekir. Ayrılma hakkı dışındaki talepleri Lenin ‘liberal’ olarak niteler, bunun içinde ‘kültürel özerklik’, ‘dil kullanımı’ da vardır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, 28.12.2009, SOL Haber Portalı) Yaklaşık 20 yıl önce benim eleştirim de böyle idi. Lakin Gelenek yazarları kırk takla atmış, UKTH’nin sadece ayrılma hakkı olmadığını kanıtlamak için bin dereden su getirmişlerdi. Neden peki? Neden çok basit, o zamanlar henüz UKTH’yi karşısına alma cesareti gösteremiyordu STP ve Gelenek yazarları. Sosyal şovenizm henüz bu düzeyde değildi. Sözel olarak da olsa UKTH’yi benimsediklerini söylüyorlar, lakin onun içeriğini çarpıtıyorlardı. Çok sular aktı, şimdi yepyeni bir tezle karşımıza çıkıyor SOL yazarları. Gerçi o günlerde de Gelenek yazarlarının kimileri utangaç bir biçimde UKTH’nin genel bir ilke olmadığını, koşullara göre değerlendirilmesi gerektiğini ağızlarında geveleyip duruyorlardı. O günlerde utangaç bir biçimde savunulan bu tez şimdi TKP’nin ulusal soruna yaklaşımının temelini oluşturur hale gelmiştir. TKP’nin ve TKP’li yazarların UKTH’ye nasıl yaklaştıklarını ele almakta yarar var. Çünkü UKTH’ye yaklaşımları sadece sosyal şovenizmlerini ele vermekle kalmıyor, TKP’nin iflah olmaz bir reel sosyalizm temsilcisi, batan sosyalizmin yeminli savunucusu ve Lenin’i çarpıtmakta usta bir siyasal parti olduğunu da ortaya koyuyor. İşte İlker Belek’in yazdıkları: “Rusya'da 1. Dünya Savaşı sırasında Bolşevikler'in işçi sınıfı ile Çar yönetimine karşı isyan eden değişik toplum kesimlerinin desteğini almak için büyük çaba harcadıklarını biliyoruz. Bu mücadelenin ekseninde iki önemli açılım bulunur: Bunlardan birincisi cephedeki emekçi yığınların kazanılması açısından, savaşın bir emperyalist savaş olduğunun ilanı, hiçbir çekince konulmadan bir an önce sona erdirilmesi çağrısı ve askerlerin isyana teşviki. Nitekim, devrimin hemen sonrasında Bolşevikler bunun gereğini anında yerine getirmişlerdir. Açılımlardan ikincisi ulusal sorunla ilgilidir. Lenin'i, Rusya'daki uluslara ayrılma hakkı tanımaya götüren iki etken vardı: 1- Çarın ezdiği ulusların sosyalist devrime kazanılması ve 2- Söz konusu edilen bu (batıdaki), ulusların, Rusya'nın merkez bölgelerine göre daha ileri bir kapitalistleşme aşamasında yaşıyor olmaları. Lenin'in ulusal soruna yaklaşımı Marksizm'in tarih kuramıyla uyumludur. Lenin Rusya'nın batısındaki ulusların, uluslaşmaya geçişte geciktiklerini, Çar iktidarının tarihsel süreci engellediğini, öte yandan aynı ulusların kapitalistleşmeyi başardıklarını belirtiyordu.” “Lenin'in ulusal sorun hakkındaki makalelerinde zaman zaman ayrılma hakkını kesin bir dille öne çıkardığı doğrudur. Ancak bu vurgu çok geçmeden genel hedef bağlamına yerleştirilir. Pek çok alıntı yapabiliriz, ancak sanırım şu yeterli olacaktır: ‘Proletarya, eşitliği ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğini tanırken, bütün ulusların proleterlerinin birliğine pek büyük değer verir ve her ulusal istemi, her ulusun ayrılma hakkını, işçilerin sınıf savaşımı açısından değerlendirir’.” “Lenin'de ulusal sorun ve ayrılma hakkı daha geniş bir bağlamın, proleterlerin birliğinin ve sınıf savaşımının, sosyalizm hedefinin içindedir. Ayrılma hakkının desteklenmesi, işçi sınıfı çıkarlarına bağlı biçimde ve daha aristokratik yapışa karşı kapitalizmin modernleştirici, ilerletici karakteri gereği olarak savunulur. Lenin'de ayrılma hakkı sosyalizm hedefine bağlıdır, mutlak bir ilke değildir.” “Son olarak: Durum somuttur ve bu nedenle Kürt sorununu Lenin referansıyla ele almak kesinlikte Türkiye somutluğunu dikkate almayı gerektirir. Lenin'in Rusya özgüllüğünde ürettiği formülü aynen Türkiye'ye taşımak, ne Leninist ne de (Lenin'in belirttiği gibi) Marksist olur.”(Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, 28.12.2009, SOL Haber Portalı) Anlaşılabilir olması için İlker Belek’in yazısından uzun alıntılar yaptık. İlker Belek, ya insanları cahil sanıyor, ya da gerçekten UKTH’nin ne olduğunu bilmiyor. Birincisi, UKTH ilkesinden Marks 1848’den beri söz etmektedir. Daha da önemlisi bu ilke, ilk olarak özgül bir ulusal sorunun tanımlanması için değil, farklı ulusal seksiyonlardan oluşan bir dünya partisi olan enternasyonalde, demokratik merkeziyetçiliğin bir prensibi olarak ileri sürülmüştür. Yukarıdaki alıntılardan anlaşılabileceği gibi İlker Belek UKTH’yi mutlak bir ilke olarak görmüyor, koşullara bağlı olarak savunulabilecek ya da savunulmayacak bir ilke olarak değerlendiriyor. Bu tam tamına bir palavradır. Lenin’in aşağıdaki ifadeleri, UKTH’nin demokratik merkeziyetçilikle ilişkisini kurmakta ve UKTH’nin mutlak bir ilke olduğunu açıklıkla ispatlamaktadır: “Biz sosyal demokratlar her türlü milliyetçiliğe karşıyız ve demokratik merkeziyetçilikten yanayız. Biz, aynı zamanda, yerel özelciliğe, bölge milliyetçiliğine de karşıyız; biz, bütün öteki etkenler eşit olduğu taktirde, büyük devletlerin, iktisadi ilerlemenin doğurduğu sorunları ve proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının getirdiği sorunları, küçük devletlerden çok daha başarılı olarak çözüme bağlayabilecekleri inancındayız. Ama biz, ancak serbest rızaya dayanan ve zorla kabul ettirilmeyen ilişkileri kabul ediyoruz. Her nerede, uluslar arasında zora dayanan bağlar görürsek, biz, her ulusun ayrılma gereğini va’zetmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, yani ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız savunuruz. Bu hakkı savunmak, tanımak ve ondan yana olmak, ulusların hak eşitliğini savunmaktır, zora dayanan bağlara karşı çıkmaktır, hangi ulus olursa olsun, onun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşım vermektir ve bu yüzden de ayrı ayrı ulusların işçileri arasında tam bir dayanışmayı geliştirmektir. Zora dayanan feodal, askeri bağların yerine, serbest rızaya dayanan ilişkiler kurulduğunda, bundan, ayrı ayrı ulusların işçilerinin sınıf dayanışması kazançlı çıkar. Biz, halkın özgürlüğü ve sosyalizm uğruna savaşım konusunda ulusların hak eşitliğine özel bir değer vermekteyiz.”(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı) Lenin’in anlattıkları çok açık. Lenin, İlker Belek’in sandığı gibi “Çarın ezdiği ulusları sosyalist devrime kazanmak” ve “söz konusu edilen bu (batıdaki), ulusların, Rusya'nın merkez bölgelerine göre daha ileri bir kapitalistleşme aşamasında yaşıyor olmaları” nedeniyle değil, mutlak bir ilke olduğu için UKTH’yi savunuyordu. İlker Belek Lenin’i niçin böyle anlıyor? Nedeni çok basit. Reel sosyalizm savunucularının ufku prensipler uğruna mücadele yürütmeyi algılama yeteneğine sahip değildir. İlker Belek, Lenin’in, Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmek için, farklı ulusların işçilerini avlama derdiyle UKTH’yi savunduğunu sanıyor. Lenin’in sağlığında da böyle idi. Lenin’in prensipler insanı olduğu kendi partisi içinde de anlaşılamamıştır. Bu prensipler, Lenin’in spekülatif zihninin ürünü değil, ifadelerini Paris Komünü’nde bulan bir sosyalizm anlayışının kendisiydi. Lenin, Paris Komünü’nde ifadesini bulan bu sosyalizm anlayışının prensiplerine bağlıydı. Nerede ise her kritik dönemeçte partisi içinde azınlıkta kalmış olması, uzun uğraşlar sonucunda çoğunluğu kazanmayı başarabilmiş olması bunu kanıtlamaktadır. İlker Belek’in çizdiği Lenin portresi beş para etmez bir oportünist, reel sosyalisttir. Lenin’in hayatı bu hikâyeyi yalanlıyor. İlker Belek’in böyle bir Lenin portresine ihtiyaç duymasının nedeni, ruhuna sinmiş olan sosyal şovenizmdir. TKP’nin bu çizgisinden farklı uluslardan işçilerin mücadele birliği çıkmaz. Bu çizgi farklı uluslardan işçiler arasında aşılmaz duvarlar örmeye hizmet eder. Vakit geçirmeksizin TKP bu çizgiden vazgeçmelidir. |