baner
Banner

SOSYALİST PARTİ MYK ÜYESİ MAHİR SAYIN:

12 EYLÜL'E İKİ "HAYIR" BİRDEN!

AKP’nin gider ayak  iktidara tutunabilmek için yaptığı  Anayasa değişikliklerinin çok sembolik bir anlamı oluştu. Sanki 12 Eylüle olan nefretimizi en kuvvetli biçimde haykırmak için verilmiş bir fırsat bu. Neoliberalizme entegre olmak için halklarımıza kan kusturmak üzere gerçekleştirilen bu kanlı darbenin yaptıkları yetmiyormuş gibi eksiklerini  tamamlamak üzere yine aynı günde önümüze bir Anayasa değişikliği  atılıyor. Yeterince iyi hakimiyet sağlayamadık, omuz verin  hayatı size biraz daha zehir edelim. Çağdaş demokrasi anlayışı oligarşinin egemenliğini tehdit eder özellikler kazanmış bulunuyor. bu nedenle yürütmenin tüm erklerin üzerine çıkması ve hukuk devleti aracılığıyla elde edilen kazanımların geri alınması için bu değişikliklere ihtiyacımız var.

Kötülerin iyisini seçmek için değil, zehir ettikleri hayata itiraz etmek için bir hayır; onu derinleştirmek için, dur demek için bir hayır daha.

12 Eylül 1980 ölüm karşısında sıtmanın tercihiydi

12 Eylül darbesi toplumdan önce ciddi bir tepki görmedi. Grevler, çatışmalar bitti; Bir gün öncesinin iç savaş manzarası ertesi günün sakin havasına dönüşüverdi. Mutluluk rüzgarların estiği söylemeyecek olsa da nispi bir sükunet hakim olmuştu her yere. Çünkü hayatı öylesine zehir etmişlerdi ki, daha berbatı olabileceğini düşünmek sanki imkansızdı. Bir umut, belki acılar bitebilirdi! Ölümü gösterdiler topluma ve sıtma tercih edilir oldu.

Artık bir daha “terör” olmayacaktı. Darbeler gelmeyecek, müdahaleler olmayacaktı. Artık istikrar vardı.


 

Çok geçmeden 26 yıldır devam edecek olan bir savaşın içine sürüklendi Türkiye. Bilinen türden darbelere  gerçekten ihtiyaç olmadı çünkü, değişken kur sistemindeki gibi günlük müdahalelerle artık birikime izin verilmiyordu. Askeri darbe geride istikrar adına yarı askeri bir rejim ve günlük faşist terör yerine devlet terörü, içsavaş, gerici, totaliter bir anayasa ve daha kötüsü  her konuda karmakarışık bir yığın da kafa bıraktı.

Bu anayasayı tam 16 kez 90 maddesi dahil olmak üzeredeğiştirdiler ama geride yine de 12 Eylül anayasası kaldı. Şimdi bir kez daha değiştiriyorlar ama işin esasına asla dokunmadan.

12 Eylül 2010 şekere sarılmış zehir

AKP’nin 12 Eylül’den ve anayasasından hiç bir şikayeti yoktur. Tam tersine onun oluşturduğu kurumlar üzerinden toplumda hüküm sürüp talanın devamına öncülük etmektedir.  12Eylül kurumlarına tek müdahale biçimi, demokrasi lafını kullanarak kendisinin bir önceki kurumlaşmaya karşı güçlü kılacak tedbirler geliştirmek. Kimileri de bunu seçilmişlerin atanmışlar üzerindeki hakimiyetinin gelişmesi olarak olumladıklarına tanık oluyoruz. Sanki atananları bir başkaları atamadı. Sanki dincilerin atayacakları Kemalistlerin atadıklarından daha demokratik olacak. Kemalistler tarafından atanmamış olan Anayasa Mahkemesi başkanınının diğerlerinden bir farkı yok. AKP’nin kapatılmasına karşı çıkarken DTP’nin kapatılmasına on parmağını basıyor. İşte fark burada!

Bu yaşananlar aslında  her hükümet değişikliğinde yaşadığımız olgulardan farklı birşey değil. 12 Eylü’ün halka düşman nesi varsa AKP ona dört elle sarılmış durumda. Örneğin, Cumhurbaşkanının yetkilerinin çokluğundan ve antidemokratikliğinden orada kendilerine karşı biri otururken çok şikayetçi idiler. Ama ne zamanki kendilerinden birini oraya oturtmayı başardılar bırakalım eski yetkileri, ona yeni yetkiler eklediler.

YÖK’ten fena halde şikayetci idiler. Demokrasiye aykırı olduğunu anlatırladı. Ama ne zaman ki, ipin ucunu ele geçirdiler artık hiç problem kalmadı. Şimdi yetkilerini artırıyorlar.

Devlet başkanlığı sorunu aşıldı. Şu anda Anayasa mahkemesinden, YSHK’dan şikayetciler ve onların iplerini ele geçirmenin yollarını arıyorlar. Bunu için katledilen arkadaşlarımızı dahi istismar etmekten çekinmiyorlar. Hatta Başbakan asılanlar için gözyaşı bile dökebiliyor. Bu gözyaşlarıı onlar için değil. On tane daha fazla oy alabilmek için!

Bütün yapılmak istenenin yürütmenin en kolay biçimde oluşturulması ve en etkin konumda olmasını sağlamaktır. Bunun için partiler yasası  sermaye denetimini sağlayacak biçimde kurgulanmış ve seçim yasası da mümkün olan en küçük azınlıkla iktidar kurmaya göre ayarlanmıştır. Seçim sisteminin zaten  antidemokratik olan karakterine birde %10 gibi müthiş sonuçlar doğuran bir baraj sistemi eklenmiştir. Bu sayede %34 oy alan bir parti parlamentonun %66’sını ele geçirebilmiştir.  Geri kalan %66 oyun artık hiç bir anlamı yoktur ve  iktidar gücünü ve sermayeyi elinde tutanların da böyle bir çoğunluğu oluşturması her zaman mümkündür.

AKP demokrasiden dem vururken, baraj meselesine asla yanaşmamıştır. Üstelikbu barajın  oluşumunda rol oynadığı kabul edilen “Kürtlerin parlamentoya girmesinin önünün kesilmesi işi” de Kürtler tarafından bağımsız aday yoluyla ortadan kaldırılmış iken yine de devam etmektedir. Bu esasında iktidarın en az oyla oluşturulmasına hizmet eden bir fonksiyona sahip olduğundan korunmaya devam edilmekte ve her türlü azınlığın kendisini ifade imkanını ortadan kaldırırken haliyle Kürtlerin de daha zorlukla parlamentoya ulaşmasına yol açmaktadır. Parlamentoda diyelim ki, 50 milletvekili ile temsil edilebilecekken sistemin amansız adaletsizliği yüzünden ancak 20 civarında temsilci edinilebilmektedir.

AKP, Başbakanın  katledilen devrimciler için döktüğü gözyaşlarının da gösterdiği üzere her tarafa yem olabilecek  maddeler hazırlamış ve paketinin içine koymuştur. Başbakan yardımcısı bunu açık biçimde ifade etmiştir. İşçilere, kadınlara, engellilere, 12 Eylül’ün zulmüne uğrayanların her birine hitabedecek tuzaklar kurmak suretiyle  bu kesimlerin bir kısmını aldatmayı başarmıştır. “yetersiz ama evet” diyenler bu zokayı yutmuş olanlardan oluşmaktadır. Ama kendilerine basitçe  AKP’nin neden demokrat olma ihtiyacında olduğunu ve nasıl olduğunu ciddi biçimde sormalıdırlar.

Anayasa mahkemesine gerek vardır

Bu yasa değişikliklerinde önemli bir argüman, AYM’nin bir darbe ürünü olduğu ve Meclisin yasama erkini sınırladığı oluyor. Tabi bunun sonucu olarak da meclisin hiç bir sınırının olamayacağı kabul edilmiş oluyor. Çağdaş demokrasi 49-51 demokrasisi değildir. Yani %51’i elde eden istediğini yapar diyemeyiz. Gerçi bizim “demokrasimizde” %34’ü alanın istediğini yapmasını savunan “demokratlar” da var ama onlar tam anlamıyla zırvaladıkları için tartışma konusu yapmaya bile değmezler.

Ancak mutlak çoğunluğun da, hatta %99 çoğunluğun da veremeyeceği kararlar vardır. Yaşama hakkına hiç bir çoğunluk tecavüz edemez. Kadın haklarını hiç bir çoğunluk kısıtlamayamaz. Farklı tercihlerini yaşamak isteyenlerin kimselere zararı yoksa kimse kısıtlama hakkına sahip olamaz. Bunlar demokrasinin artık vazgeçilmez temellerini oluştururlar. O zaman ne oluyor bu AYM darbe ürünüdür; meclisin yasana hakkını sınırlıyor? Onun için kastre edilmelidir iddiaları? AKP bunu istiyor.  İstediği yasayı sahip olduğu çoğunluğa dayanarak çıkarmak ve  engellenemez mutlak iktidar sahibi olmak. Buna izin verilemez. AYM olmalıdır ve meclislerin çağdaş demokrasi değerlerini zedeleyen kararlarını iptal edebilmelidir.

Bir sav da bu kurumlarda Kemalistlerin egemen olması dolayısıyla bunların kastre edilmesi gerektiğidir. Eğer çağdaş demokrasi kurumlarına orada kimin olduğuna bakarak bir değer biçilecekse hukukun üstünlüğü prensibinin hiç bir anlamı kalmayacaktır. Ama zaten bir çok solcu ve sağcı için hukukun üstünlüğünün zaten bir anlamı yoktur. Onlara göre o anda işlerine ne geliyorsa o doğrudur. Evrensel normlardan söz edilemez ama kendileri işkenceye uğradığında “insanlık onuru işkenceyi yenecektir!”, kendileri idama mahkum olduğunda “idam cezası kaldırılmalıdır!”da derler. Sonra kızdıkları bir yerde de hele bir biz iktidarı alalım bak nasıl asacağız bunları diye  “sirkatini söylerler”.

CHP ve MHP ya da AKP ile yanyana düşmemek için boykot

Referandum meselesinde yanıt oluşturulurken kendine ait politika kuramayanların ya da kararsızların oluşturdukları mantık yan yana görünmekten korkmak oluyor. Bunu daha da ilerleterek devrimci bir politkaya dönüştürebileceğini düşününler de var. Ne AKP’nin ne de CHP ve MHP’nin yanında görünerek üçüncü bir seçeneğin oluşturulabileceği gibi bir yanılgı da boykot tumumuna temellik ediyor.

Karar verirken diğerlerinin ne dediklerine bakmak ancak tepki politikası olabilir ve tepki nadiren doğruyu tutturabilir. Karar verirken bizim kendi argümanlarımıza dayalı tutum almak tek doğru yöntemi oluşturur. Kazara AKP bu değişikliklerin içine 15. madde gibi barajı indirme maddesini de katmış olsa idi ne olacaktı? O zaman AKP ile yanyana görünüverecektik. Acaba AKP ile yanyana görünmek CHPve MHP ile yanyana görünmekten ne kadar iyi ya da kötüdür? CHP ve MHP ile yanyana düşmeyeceğim derken acaba dolanıp AKP ile yanyana düşmek gibi bir durum ortaya çıkmıyor mu? Uc uca gelen evet ve hayır oyları boykot sayesinde evet lehine dönerse bu boykot ne anlama gelecektir? Bu dolaylı olarak AKP ile yanyana durmak olmayacak mıdır?

Komünistler kimle yanyana düştüklerine değil ezilenlerin çıkarına ne katkı yaptıklarına bakmalıdırlar. Lenin, Kornilov’a karşı daha sonra devireceği Kerenski’ile, Mao, Japon emperyalistlerine karşı  sonra baş düşman ilan edeceği ABD ile, Stalin, Hitler’e karşı İngiltere ve Fransa gibi emperyalistlerle yanyana düşmek gibi bir hesap yapmadı.  Hitler ‘i üstüne salmaya uğraştıklarında da Hitler’le yan yana düşmekten hiç de korkmadı.  Korksaydı başına gelecekleri hesaplamak çok zor değil. Tek başına Hitler’le savaşacak diğerleri de onlar tükeninceye kadar bekleyip ikisini birden bitireceklerdi.

Bugün ne “muhalefet” güçlerinden ne de iktidar gücünden yana olmak gibi bir tercihimiz yok elbette. Bu durumda gereçerli olabilecek iki seçenek vardır. Ya boykot edip sistemi bir biçimde aksatacak bir durum yaratmak ya da iktidara karşı mücadele etmek. Tercih edilemeyecek güçler arasında muhalefetle mücadeleyi esas alan politikaların ne kadar anlamsız politikalar olacağını anlatmaya gerek yok. Korunacak bir iktidar var ise böyle bir tercih yapılabilir. Ama bu AKP değildir herhalde.

Boykot yapmaya sıra geldiğinde sistemi sarsacak ya da herhangi bir biçimde aksatacak hangi sonucu alacağımızı sanıyoruz? Seçime katılmayacak olanların oylarıyla kendimizi şişirecek olmaktan kazanacağımız hiç birşey yoktur. Hatta Kürdistan dışındaki boykotun boykot değil kendiliğinden referanduma katılmama olduğu en az boykot kadar iddia edilebilir. Sandığa gidip boykot pusulası atılsa bile bunlar da geçersiz oy sayılıp geçilecektir.

Boykotun devrimcilerin tutumunun ifadesi olduğu iddia edilebilir ama o kadar değişik “devrimci” var ki, halkın evet diyen devrimciyle boykot diyen devrimciyi nasıl ayırt edeceği bir başka soru oluşturur. Ama Kürtlerin durduğu yer hangi tercih olsa zaten kendiliğinden görünür.

Bunun dışında kalıyor sandığa gidinceye kadar yapılacak propaganda. Bu konuda söyleyeceklerimizin hiç bir partiye benzemeyeceği aşikardır.Yığınları anlattıklarımızla aydınlatacaksak, bir seçim döneminde seçime katılmakla sisteme ne kadar destek veriyor isek buradada o kadar destek vermiş oluruz.

Asıl gerekli olan yeni bir anayasa

Açılımdan bahseden hükümetin inkar edilen milliyetlerle ilgili tek bir madde getirmiyor olması herhalde askerlerin karşı çıkmasından değildir. Askerlerin yetkilerini kıstığı, askeri vesayeti ortadan kaldırdığını iddia edenlerin, bunları “askere rağmen” yapabiliyor olmalarına karşın demokratik haklar konusundaki değişiklikleri asker izin vermediği için yapamıyor olduklarının iddiası çocuk kandırmaktır. Bu mantığa inananların ya çok naif olduklarına karar vermek gerekiyor ya da bilinçli bir biçimde halkı aldatmaya uğraştıklarına. Kuşkusuz işin içinde naifler de var düzenbazlar da.

Yapılan değişikliklerden bazılarının halkın çıkarına görünmesi, teker teker oylamada kimilerine olumlu oy verilebilecek olması, bu paketin tümüne birden evet denilmesine olanak vermez. Bunlar köklü değişiklikler getirmeyen değişiklikler olarak ancak balık tutmakta kullanılan yem görevi görmektedirler. Dolaysıyla halkın demokrasi taleplerine yönelik söz konusu yemler aracılığıyla yürütmenin güçlendirilmesinin ve AKP iktidarının sağlamlaştırılmasının aracı olabilecek olan bu değişikliklere hayır denilmesi ve yeni bir anayasanın demokratik usullere uygun bir biçimde yapılması için bir anayasa hareketinin geliştirilmesi gerekmektedir. Esasında bir anayasa hareketi devrim mücadelesinden başka bir şey de değildir. Devrimci güçlerin yetersiz olduğu durumda böyle bir hareket, sistemin tümden değişmesine yetersiz kalırken, engellenemez olduğu durumda ise sistemin

Demokratikleşmesi ne yol açar. Bu da demokratik halk iktidarı mücadelesinde az şey değildir.