baner
Banner

YENİ DEMOKRATİK BİR ANAYASA İÇİN "HAYIR"!

 Basına ve kamuoyuna

AKP hükümeti karşısına çıkarılan alternatiflerden kurtulmak ve ömrünü biraz daha uzatabilmek için içine yemler koyduğu bir anayasa paketi hazırladı. Yeni bir anayasa yerine varolana yama yapmayı da esas olarak, “askerin müdahalesine ancak bu kadar karşı çıkabileceklerini” gerekçe gösterdi. Ama YAŞ toplantıları nedeniyle görüyorz ki, başbakan değil bir yeni anayasa hazırlamak askerin terfilerini bile düzenlemeye cesaret edebilmektedir.

Esasında yapmaya niyeti olmadığı her işe askerlerin müdahalesini bahane olarak kullandığı da böylece ortaya çıkmış oldu.

12 Eylül anayasasının artık Marmarisin bunağı tarafından bile savunulamadığı bir durumda, onu tek yaşatmak isteyenin AKP olduğu da ayan beyan belli oldu. AKP bir yandan pozitif ayırımcılık gibi kulağa hoş gelen maddelerle süslenerek darbe anayasasına olan tepkiyi yumuşatırken, diğer yandan da yürütmeye yasama ve yargı üzerinde daha fazla haklar tanıyıp, neoliberalizmin talan politikalarının devam etmesini sağlayacak ve özelleştirmelere itiraz hakkını ortadan kaldıran “yerindelik”  gibi acaip maddeler ekleyerek, referandum mantığını altüst eden bir paketle halkı aldatmanın ve elde edilecek “evet” desteğinin verdiği hava ile bir dönem daha iktidarda kalmanın imkanlarını aramaktadır.

—Birbiriyle alakası olmayan maddeleri aynı pakete doldurarak halka dayatmak demokrasi değil sadece aldatmacadır. Referandum doğrudan demokrasiye hizmet edecekse her bir maddenin teker teker oylanması gerekir.

Read more...
 

 

SEN AĞLAMA ANNE!

ÇÜNKÜ GÖZYAŞLARI İSTİSMAR DAMLACIKLARI OLDU

Basına ve Kamuoyuna

  Başbakan Erdoğan, TBMM grup toplantısında anayasa değişikliği paketi ile ilgili olarak, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak olan  referandumun, “12 Eylül askeri darbesi ile bir hesaplaşma olduğunu” söyledi. Gerçekle ilişkisi olmayan bu söylemini inandırıcı kılmak için  de, başka isimlerle birlikte 12Eylül 1980 darbesinin ilk idamı olan Kurtuluş militanı, yoldaşımız Necdet Adalı’nın ve yine 18 yaşından küçük olduğu halde idam sehpasına gönderilen devrimci militan Erdal Eren’in isimlerini kullandı. Gözyaşlarıyla süslediği ve duygusal bir atmosferin oluşmasını sağladığı konuşmasıyla yoldaşlarımızı referandum istismarcılığının malzemesi yapmaya kalktı.

Necdet Adalı, 6 Mayıs1972’de idam sehpasında, birkaç dakika sonra yaşamdan koparılacakları o tarihsel hesaplaşma anında, yüksek sesle haykırdıkları şiarlarıyla devrimci mücadelenin onur abideleri olan Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in bıraktığı mirasın, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ki ilk onurlu taşıyıcısıdır.

Başbakan, Nevzat Çelik tarafından yazılan ve Ahmet Kaya’nın sesinden milyonlarca insanın yürek yangınına dönüşen Şafak Türküsü şiirinden aktardığı, "Beni burada arama anne/kapıda adımı sorma/saçlarına yıldız düşmüş/koparma anne/ağlama”  diyerek döktüğü gözyaşlarıyla, bizim acılarımızın gözlerimizdeki birikimini, kendi gözlerinden süzülen istismar damlacıklarına dönüştürdü.

Anayasa değişikliği paketinin, 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma mahiyetli bir paket olmaması bir yana, 12 Eylül anayasasında en küçük düzeyde delik açan bir yanı da yoktur. Öyle olmadığı gibi pakette, hukuki anlamda demokratikleşme yönünde işaret olabilecek en ufak bir belirti bile bulunmamaktadır. Geçici 15. maddenin kaldırılacak olması ise, paketin bütününün referandumdan geçmesi için 12 Eylül darbecilerine duyulan öfkenin maniple edilmesi amaçlıdır. Çünkü zamanaşımı nedeniyle 12 Eylül darbecileri yargılanamayacaktır. Değişiklik maddeleri mecliste görüşülürken darbecilerin yargılanabilmelerinin sağlanması yönünde verilen önergeler bizatihi AKP hükümeti tarafından reddedilmiştir.

Gözyaşlarının samimi olup olmadığının ölçütü, gözyaşı dökenin yaşamında ve davranışlarında gözyaşlarına neden olan konularda bir iç tutarlılık içinde olmasıdır. Eğer Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde sisteme muhalefet eden onlarca devrimci kuytu köşelerde öldürülmemiş olsaydı; eğer Kürt sorununun çözümü yerine savaş dayatması nedeniyle, her gün dağlardan genç bedenlerin ölüleri gelmemiş olsaydı; eğer “taş attıkları” gerekçesiyle 10-15 yaşındaki yüzlerce çocuk hapishanelere tıkılarak yaşlarından fazla cezalara çarptırılmamış olsaydı; eğer 13 yaşındaki Uğur Kaymaz “terörist” denilerek öldürülmemiş olsaydı; eğer Başbakan, öldürülen gerilla cenazelerine yapılan vahşeti, utanç duyulacak bir tutumla meşrulaştırıcı bir davranış sergilememiş olsaydı; işte o zaman döktüğü gözyaşının samimiyetinde inandırıcı olurdu.

O nedenle Başbakanın gözyaşları samimiyetsizlikten de öte istismarcılıktır. Bu kez istismar edilen ise bizim değerlerimizdir. Başbakan, savunduğu ve yürütücüsü olduğu bu sömürü sistemine karşı darağacında can verenlerimizin isimlerini, gözyaşlarının istismarcı sahteliğiyle kirletmekten vazgeçsin. Hiç olmazsa annelerin kendi gözyaşlarını kendilerine düşman görmelerine yol açarak, Necdet için yazılan şiiri şairine, “ sen ağlama anne/çünkü gözyaşları istismar damlacıkları oldu” biçiminde değiştirmeye neden olmasın.


SOSYALİST PARTİ MERKEZ YÜRÜTME KURULU

 
SOSYALİST PARTİ GEN. BAŞ. YARD. MUSTAFA KAHYA:

TÜRKİYE VE TÜM YABANCI ASKERİ GÜÇLER KIBRIS'TAN ÇEKİLMELİDİR!

Basına ve Kamuoyuna

Yunanistan’da ki askeri darbenin ardından Türkiye, 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’a askeri çıkartma yaparak adanın kuzeyini işgal etti. Tıpkı ABD’nin 2003 yılında Irak’ı “demokrasi getirmek” için işgal ettiğini açıklaması gibi, Türkiye de askeri işgal harekatını “Kıbrıs’a barış getirmek için yaptığını” ileri sürerek, harekatın adına “barış harekatı” dedi.  ABD’nin Irak’ı işgaliyle Irak’a demokrasi gelmediği gibi, Türkiye’nin, adına “barış harekatı” demesiyle de Kıbrıs’a barış gelmedi. Ancak, askeri harekatın neticesinde ortaya çıkan işgal, giderek bir fetih siyasetine dönüştü.
Bu fetih siyaseti sonucu Türkiye, uyguladığı asimilasyon ve entegrasyon politikaları sonucunda Kıbrıs’ın kuzeyini Türkleştirme ve Sünni - Müslümanlaştırma gayretini ısrarla sürdürmektedir. Kıbrıs’ın kuzeyinde bu amaç için bir valilik gibi çalışan elçilik kurumu oluşturulmuş, bu kurum aracılığı ile siyasi alana müdahalelerde bulunulmuş, Kıbrıs’ın kuzeyindeki idarenin Ankara’nın bir “acentesi” gibi hareket etmesi sağlanmıştır.
İşgalin yarattığı en olumsuz sonuçlardan birisi, Türkiye den nüfus ihracıyla Kıbrıs’ın demografik yapısının bozulmuş olmasıdır. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde, Türkiye den gidenler nüfusun üçte ikisini oluşturuyor. Faşist, mafya elemanı,   paramiliter örgüt üyesi birçok kişi KKTC kimliği taşıyor. Kıbrıs, fuhuş, kumar ve kara paraya dayalı bir ekonomi ile adeta Türkiye’nin kirini boşalttığı bir çöplüğe dönüşmüş bulunuyor.
Kıbrıs Türkiye de yıllardır üzerine ‘kahramanlık’ hikayeleri anlatılarak, milliyetçilik ve ırkçılığın gelişmesine payanda yapılan temel argümanlardan birisi olmuştur. Sosyalist Parti, Türkiye ve Kıbrıs’ı teslim almaya çalışan bu fetihçi anlayışlar karşısında, halklar arasında barış ve kardeşliğin gelişmesi için Kıbrıslıların kendi geleceklerini özgürce kendilerinin belirlemesini savunmaktadır.
Türkiyeli sosyalistler olarak bizler, sömürgeci oligarşinin omuzlarımıza bıraktığı bu utancı artık taşımak istemiyoruz! O nedenle değişik dillerde konuşan Kıbrıs halklarının haklı ve meşru istek ve taleplerinin yanındayız. Gerçek bir barış, Kıbrıslıların özgür iradesinin sonucu olacaktır. Büyük güçlerin hegemonya ve güç mücadelesinin ve çıkar ilişkilerinin içinde kirletilmiş bir çözüm gerçek barışı sağlayamaz. Adada barış ve birlikte yaşam, Kıbrıslıların barış, demokrasi ve kardeşlik doğrultusunda toplumsal hayatın her alanında yürütecekleri mücadele ve birikimleri üzerinden gelişecektir.
İşgalden 36 yıl sonra geçen zaman göstermiştir ki, Kıbrıs’a müdahale ne Kıbrıslı Türkçe konuşan halkı tatmin etmiş ne de Türkiyelilerin çıkarına olmuştur. Kıbrıs’ın kaderi üzerinde söz sahibi olabilecek olanlar sadece Kıbrıslılardır. Kıbrıs halklarının demokratik ilişkiler içerisinde kendi kaderlerini tayin etmelerine engel olacak her türlü dış müdahaleye son verilmeli, bunun için Türkiye ve tüm yabancı güçler, adadaki askeri kuvvetlerini şartsız geriye çekmelidir.


 

SOSYALİST PARTİ GEN. BAŞ. YARD. MUSTAFA KAHYA:

BELÇİKA’DA KÜRT KURUMLARINA YAPILAN OPERASYON TASFİYE PLANININ BİR PARÇASIDIR

 Basına ve Kamuoyuna

Belçika polisinin 04.03.2010 tarihinde ROJ TV başta olmak üzere Belçika’daki Kürt kurumlarına ve şahıslarına karşı gerçekleştirdiği operasyon açık bir hukuksuzluktur. Belçika savcılığının uzun süren hazırlıklardan sonra başlattığı operasyon, sadece ROJ TV stüdyolarını ve bazı Kürt kurumlarını değil, BDP-Avrupa Temsilciliği’ni de hedef almıştır. Kürt kurumlarına ve siyasetçilerine yönelik olarak yapılan operasyonda onlarca kişi gözaltına alınmış, tam bir devlet terörü uygulamasıyla şiddete maruz kalan birçok kişi yaralanmıştır. Belçika yasaları çerçevesinde faaliyette bulunan Kürt kurumları milyonlarca euroluk zarara uğratılmış, içlerinde Kongra- Gel Başkanı Remzi Kartal ve Başkan yardımcısı Zübeyir Aydar’ın da bulunduğu 8 kişi tutuklanmıştır. Peki, Kürt gazetecilerin, politikacıların ve bazı tanınmış şahsiyetlerin “terörist” zannıyla gözaltına alınmalarıyla amaçlanan nedir? Kürtlere karşı Avrupa’nın “en demokratik ülkelerinden birisi” olarak bilinen Belçika’da Türkiye vari yöntemlerle gerçekleştirilen bu operasyonun ardında hangi politik hesaplar yatmaktadır?

Read more...
 

  BU SAVAŞA MAHKUM DEĞİLİZ!  

Operasyonlar Dursun, Kürt Halkının Talepleri Kabul Edilsin!

 Yıllardır süren savaş ve çözümsüzlük politikalarından en çok etkilenenler, işçiler, emekçiler, kadınlar, köylüler, ötekileştirilenler yani tüm emekçiler ve ezilenler olarak olup bitene daha fazla sessiz kalamayız! Bizim adımıza karar verenler, bizden yana kararlar vermiyorlar. Başbakanından Genel Kurmay Başkanına, Cumhurbaşkanı’ndan, tüm Sermaye kesimlerine, düzeniçi muhalefet partilerine kadar herkes kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarına göre davranıyor.

 Halkın nasıl refah, huzur ve barış içerisinde yaşayabileceğini düşünerek değil, bir dönem daha hükümet olabilmek, bir kez daha milletvekili seçilebilmek, 80 yıllık baskı ve inkar rejimlerini sürdürebilmek için kararlar alıyorlar.

 İşçiye, emekçiye kölelik ücretini, mezarda emekliliği reva görenler Kürt Halkına da inkar ve imhayı reva görüyorlar. Madenlerde gerekli önlemleri almayarak katliamları timsah gözyaşları dökerek izleyenler, savaşın koşullarını ortadan kaldıracak kararları almayıp asker cenazelerini de aynı ikiyüzlülkle izliyorlar.  Televizyonlarda, gazetelerde hiç utanmadan savaş çığlıkları atanlar, “neden asker cenazeleri arasında politikacıların, generallerin, büyük patronların hiç çocukları yok, neden ölenler hep yoksul halk çocukları” dendiğinde ise büyük bir pişkinlikle “vatan sağ olsun” deyip durumu geçiştirmeye çalışıyorlar.

Read more...
 
«StartPrev12NextEnd»

Page 1 of 2