baner
Banner

16 MART BUGÜN... BİR ŞARKI DUYDUM, KALBİM ACIDI

“Mart’ın onaltısında yedi can/ düştük gün ortasında yedi can…”

*Tekel Samsun Direnişçilerinden Kemal Serdar Elbir’in Tekel Samsun Direnişçilerinden Ankara’da Tekel direnişi sürecinde Trafik kazası sonucu hayatını kaybeden arkadaşı Hamdullah Uysal için yazdığı yazı

Sene 1978… 16 Mart günü öğle saatlerinde İstanbul Üniversitesi'nden çıkan kalabalık bir solcu öğrenci grubunun üzerine bomba atılır, 7 öğrenci ölür: Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Hatice Özen, Hamit Akıl, A. Turan Ören, Murat Kurt, Abdullah Şimşek… 3 sanığın yargılandığı dava, zaman aşımı süresi dolduğu gerekçesiyle 2008’de ortadan kaldırılır.

Deniz’le Yusuf da idamlarına giden yolda, Gemerek’te bugün ele geçirilirler. Bu halkın çocuklarının katline ferman okunduğu o gün doğar işte Hamdullah Uysal… 16 Mart 2010’da, bugün yaşasaydı Hamido, 40 yaşına girecekti… 

Samsun’da TEKEL işçisi kardeşleriyle omuz omuza, o güzel işçilerin 11 Mart’ta kurduğu işçi komitesinde yerini alacaktı yaşasaydı Hamido... İşçi kardeşleri 12 Mart’ta raylı sistem açılışında AKP’li  bakan ve vekili protesto ederken “Raylı sisteminize değil, işe aşa ekmeğe ihtiyacımız var” diye onlarla birlikte haykıracak, polis saldırırken “Hırsızlar orada!" diye isyan edecekti arkadaşlarıyla etten duvar olurken Hamido…  “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” diye soracak ve sonra tıpkı arkadaşları gibi göğsünü gere gere  “Biz haklıyız, biz kazanacağız” diye ses verecekti.

Read more...
 

 


BİTMEYEN KAVGA

Tayfun YEŞİLTAŞ

Oldukça soğuk bir kış günü, Ankara’da Türk-İş Merkezi'nin önündeyim. Tekel işçilerinin Sakarya Caddesi’nde kurdukları “Çadır Kent”in içinden geçerek geldim buraya. Bir yoldaşımla birazdan burada buluşacağım. Türk-İş’in genel merkezinin giriş kapısında birileri konuşma yapıyor. Konuşmaya pek rağbet olduğunu söyleyemem. Konuşan bir sendika aktivisti ve benimle birlikte ancak 40-50 kişi dinleyici durumunda.. Konuşmanın sonuna yetişmiş olduğumu anlıyorum.

Ancak tam bu sırada kırmızı kumaştan yapılma bir bez döviz asılıyor kapının yanına. B.Brecht’in bir sözü yazıyor dövizin üzerinde. Biraz daha dikkatli baktığımda dövizin iki dilde olduğunu fark ediyorum. Döviz hem Almanca hem de Türkçe. İster istemez ayaklarım beni dövizi asanlara doğru sürüklüyor. İnsanın “en meraklı memeli hayvanlardan sayılması boşuna değil” diyorum içimden, onlara doğru yaklaşırken. Altı Alman'ı (erkek) fark ediyorum ister istemez. Bunlardan birine yaklaşıp “nasılsın?” diyerek sohbete başlıyorum. Hepsi dillerini konuştuğumu fark edince etrafımı çeviriyorlar. Öncelikle Almancayı nerede öğrendiğimi soruyorlar. Şahsıma ilişkin bir sürü özele ilişkin sorularını (ki bu çok özel sorular oldum olası hiç hoşuma gitmez) usulen yanıtlayıp bu sefer ben merakımı öne çıkartıyorum. Bu arkadaşlar Almanya’nın değişik kentlerinden gelmişler. Hepsi de sendikacı. İçlerinden en genç olanı grevden yeni çıkanlardan. Bremen'li liman işçisi. Alman sendikacı arkadaşlara çadırlara girmeyi öneriyorum. Öneri kabul ediliyor. Dört Alman sendikacı ve ben bulunduğumuz yere en yakın çadıra dalıyoruz. Adıyaman çadırlarından biri bu. Bu çadırdaki arkadaşlar bizi saygılı bir şekilde ağırlıyorlar. Almanya'dan gelen dostlarımızı teker teker takdim ediyorum. Gelenlerin taban sendikacısı olduğunun öğrenilmesinin Tekel işçileri arasında sevince yol açtığını fark ediyorum. Sıra karşılklı sohbete geliyor. Elbette sohbete başlarken, ritüelin ilk ve vaz geçilmez içeceği tutuşturuluyor ellerimize. Plastik bardaklardaki “tavşan kanı” çayları yudumlayarak başlıyoruz sohbete. Önce Almanlar neden burada olduklarını anlatıyorlar. Tekel işçilerinin bu kararlı direnişlerinin kendileri için müthiş bir örnek olduğunu, bu kararlılığın ve birliğin kendileri için büyük değere sahip olduğunu anlatıyor, genç Bremen liman işçisi. Özelleştirmelerin tüm dünya ve Avrupadaki sarsıcı sonuçlarını bir akademisyen üslubuyla anlatıyor. İşçi ve emekçilerin özlük haklarının Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da tehdit altında olduğunu uzun uzun anlatırken biraz önceki “akademisyen üslubu” değişiyor. Konuyu artık Marksist bir militan üslubuyla sürdürüyor. Bu tutum kaçınılmaz olarak sendika üst düzey yöneticilerinin statükoculuğunun eleştirisine doğru uzanıyor. Bremenli işçi sendika üst düzey yöneticilerinin Almanya'da da gerek hükümetlerle gerekse devletin değişik kurumlarıyla son derece uyumlu ortak politik birliktelikler içinde olduklarını somut örnekler sunarak anlatıyor. Adıyaman çadırının işçileri de Alman arkadaşlar tarafından sorulan soruları tek tek yanıtlıyorlar. Üsluplarının benzerliği şaşırtıcı. Ardından konu proleter enternasyonalizmine gelip kilitleniyor. Ankara Tekel direnişinin işçilerinin Türk şovenizminin Ankara Tekel direnişiyle nasıl sarsılsığını anlatışının, Alman işçileri tarafından heyecanla ve derin bir memnuniyetle dinlendiğini gözlemlememek zor. Çadırın içindeki Türkiyeli işçiler bu memnuniyet karşısında oldukça keyifliler. Çadırın kapısındaki işçilerden biri CHP Adıyaman Milletvekilinin çadıra girmek üzere olduğunu haber veriyor. Adıyaman çadırındaki işçilerden bazıları konuk severlik gereği oturdukları taburelerden kalkmaya yeltenirken çadırın içinden bir devrimci buna gerek olmadığını yüksek sesle hatırlatıyor. Tam bu sırada o milletvekili çadıra girmiş bulunuyor. İşçilerden sadece biri ayağa kalkıyor. CHP’li milletvekilinin bu durum karşısında keyfi kaçıyor. Ayağa kalkılmaması gerektiğini öneren devrimci Alman işçileriyle koyu bir sohbet içinde olduklarını söyleyip, milletvekiline “bir merhaba demeniz yeterli” diyerek CHP’liyi iyice demorelize edip, diplomatça baştan savıyor. Milletvekiline de çekip gitmekten başka bir seçenek kalmıyor. Bu durum Alman işçilerine de anlatılıyor. Almanların keyfine diyecek yok. Çadırdaki kadın işçilerden biri Türk-İş’in kendileriyle eylem boyunca somut bir dayanışmasından söz edilemeyeceğini, direniş süresince parlamento dışındaki sol partilerin ve Ankara halkının destekleriyle yaşamlarını sürdürdüklerini anlatıyor. Aynı kadın işçi Almanyadan kendileriyle dayanışmak için gelen Alman işçilerine Türk-İş’e maddi yardım getirip getirmediklerini, eğer getirdilerse bunun akıbetinin sorulmasının kendilerinin ödevi olduğunu belirten sözleri üzerine, Bremenli işçi bu ödevi arkadaşları adına üstleneceğini ve konunun takipçisi olacağını söyledikten sonra başka bir görüşmeye gitmek için Adıyaman çadırındaki direnişçi işçilerden izin istiyor. Alman işçiler hep birlikte Adıyaman çadırındaki işçilerle vedalaşıp ayrılıyorlar. Vedalaşma oldukça coşkulu oluyor. Hüzünün zerresi yok bu vedalaşmada. Benim de keyfime diyecek yok elbette..

Devamını oku
 


TEKEL DİRENİŞİNDEN GÖZLEMLERİM

Mehmet Kanalp

İlk olarak 16 Ocak sabahı tanıştım direnişçilerle. Direnişin 33. günüydü. Devrimci Gençlik Birliği Türkiye Meclisi toplantısı için gitmiştim Ankara’ya. Toplantıya daha 2-3  saat vardı. Otobüsten indiğim gibi direniş sokağına gittiğimde abartısız yazıyorum; gözlerim ışıldadı. Victor Hugo’nun romanlarında okuduğum mekanlar, kahramanlar gözlerimin önündeydi sanki. Yerdeki battaniyelerin ucundan gözüken bir çift ayakkabı orada birilerinin olduğunu söylüyordu. Neredeyse her köşe başında bir araya gelen 3-5 işçi tartışıyor ne olabileceğini konuşuyorlardı. Daha o zamanlar çadırlar yoktu. Herkes açıkta biraradaydı. Çiftetelli oynayan, halay çeken, şarkı söyleyen yada yanan ateşin çevresinde ısınan öbek öbek işçiler sanki yarın “devrim” olacak hissi uyandırdı. O gece 5-6 yoldaşla beraber işçilerle sabahladık hiçbiri uyuyamıyordu. Ertesi gün onlar için yapılacak mitingin heyecanı sarmıştı hepsini. Mitingden sonra istemeye istemeye Bursaya döndük.

Devamını Oku
 

 


DiRENiŞ MEŞALESiNi TAŞIYAN TEKEL iŞÇiLERi

 

Türkiye 30 yıldır karanlığa gömüldü. Terörü engelleyeceğiz, devlet mallarını satıp yenisini yapacağız; istihdamı yükseltip, refahı yayacağı vaatleriyle 30 yıl geçti. Terörü engelleme sözü elli bin insanımızın öldüğü kirli bir iç savaşa döndü. Satılan devlet mallarının paraları hortumlandı.
Refahı yaymak yerine sırf son bir buçuk yılda iki buçuk milyon işçi işsiz, yani on milyona yakın insan aç bırakıldı.

Devamını Oku