baner
Banner
EKOLOJİ

ANTALYA DA HES'LERİ İSTEMİYOR!

Emine DİLER , Yusuf GÜZEL

7 Temmuz 2010 da Türkiye Ormancılar Derneği ve TMMOB Orman Mühendisleri Odası Batı Akdeniz Şubesi "Hidroelektrik Santrallerin (HES) Ekolojik, Hukuki ve Sosyal Boyutları " konulu panel düzenlenmiştir.

Dr Ufuk COŞGUN' un yönetici olduğu bu panele, Elektrik Mühendisleri Odası Antalya Şubesi Başkanı Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı İlhan METİN, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi 'nden Prof. Dr. M.Doğan KANTARCI,Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nden Prof.Dr. Zekiye Gülser ÖZTUNALI KAYIR ,Antalya Barosu Çevre Kurulu Başkanı Av. Tuncay KOÇ, Kumluca Kültür Tanıtma Derneği Başkanı Turgut EKEN , Orman Mühendisleri Odası Batı Akdeniz Şube Başkanı Orman Yük.Müh.Gürel ŞİRİN konuşmacı olarak katılmıştır. Panel sonuç bildirgesi aşağıdadır.

“HİDROELEKTRİK SANTRALERİN (HES) EKOLOJİK, HUKUKİ VE SOSYAL BOYUTLARI” KONULU PANELİN SONUÇ BİLDİRGESİ

Ülke ve Antalya ili genelinde enerji üretim ve tüketimleri dikkate alındığında enerjide dışa bağımlı bir yapıya sahip olduğumuz görülmektedir. Ülke ve bölge enerji gereksiniminde, enerji tasarrufu ile enerji kayıplarının önlenmesi çalışmaları çok önemli bir nokayı oluşturmaktadır. Enerji tasarrufu ve enerjide kaçakların önlenmesiyle elde edilebilecek enerji miktarı, nehir tipi HES yatırımlarından sağlanacak enerjiden çok daha fazla olmasına karşın bu alanda yatırımlar yeterince teşvik edilmemekte ve yapılmamaktadır.

Nehir tipi HES projelerinin ham maddesi durumunda olan su kaynaklarının yani, “suyun yaşamsal bir hak” olması gerekmektedir. Su üzerinde geliştirilecek projeler kar amaçlı değil, halkın ihtiyacına yönelik olarak tasarlanmalıdır. Kamunun ortak malı olması gereken doğal kaynakların, suyun, tekellerin kar aracı haline getirildiği, 4628 sayılı enerji Piyasası Kanunu ile enerji üretimi özelleştirilmekte ve enerjinin üretileceği akarsuların kullanım hakları özel şirketlere devredilerek su ticarileştirilmektedir. HES’lerin artması, ülkemizin kolektif doğal değerlerinin mala dönüştürülmesini, derelerinin ve akarsularının işgali ve kamusal olmaktan çıkarılması sonucunu getirmektedir.

Read more...
 

KAPİTALİZM VE SU SORUNU

Utku ŞENTÜRK

“Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı

kendimizi pek fazla övmeyelim.

Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır.”

(F. Engels)

Hayatın kaynağı su, dünyanın 4’te 3’ünü insan vücudunun yüzde 70’ini oluşturuyor. Yaşamsal faaliyetlerimizden günlük ihtiyaçlarımıza kadar su, olmazsa olmazımız. Yüzde 97.5’i okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak, yüzde 2.5’i ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunan dünyadaki yararlanabileceğimiz elverişli tatlı su miktarı, bilinenin aksine oldukça yetersiz çünkü tatlı su kaynaklarının yüzde 90’ı kutuplarda ve yeraltına hapsedilmiş durumda.

Dünyada 1.2 milyar insan temiz suya ulaşamazken 5 milyon insan içme sularına atık su karışmasından dolayı hayatını kaybediyor. ABD’de kişi başına düşen günlük su miktarı 575 litre iken Avrupa’da bu rakam ciddi bir düşüş göstererek 200–300 litreye kadar iniyor. Kalkınmakta olan ülkelerde ise sayılar diğerleriyle karşılaştırılamayacak kadar düşük. Bu ülkelerdeki insanlar, kişi başına düşen minimum su miktarı olan 20 litreye bile ulaşamıyor.

Öte yandan Dünya‘da birçok ülkede suyun piyasaya konu olması ve özelleştirilmesi, neo-liberal politikalarla, 1990‘lı yıllarda gündeme getirilmiş ve Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi küresel politika belirleyici örgütler bu süreci teşvik etmiştir.  1995 yılında imzalanan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile küresel ölçekte ticaret konusu kabul edilen, canlıların en temel yaşam kaynağı; su, bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp, alınır satılır bir meta haline getirilmiştir. Artık, su; “temel bir insan hakkı” değil, “temel bir ihtiyaç maddesidir ve bedeli her ne şekilde olursa olsun ödenmelidir”. Su, ambalaja girer ve uluslar arası ekonomik literatürde, pazarının ürkütücü derecede büyük olmasından dolayı “mavi altın” olarak yerini alır…

Hindistan’da Narmada Pratiği

“1990 yılında Hint hükümeti, Hindistan'ın yedi kutsal nehrinden biri olan Narmada üzerinde ilk büyük baraj inşaatını tamamladı. Hükümet, baraj dolayısıyla yörede 70 bin kişilik göç olacağını ve 101 köy ve kasabanın suyla kaplanacağını bildirdi. Bir gün uyarı yapılmaksızın bu alan suyla dolduruldu; 114 bin kişi yerinden oldu ve 162 köyü su bastı. İnsanlar, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte koşarak dağa kaçmak zorunda kaldılar. 10 yıl sonra ise barajın, öngörülen arazinin sadece yüzde 5'ini sulayabildiği görüldü. Bu yüzde 5'lik alan ise su baskını yaşayan ve yok olan köylerin alanından çok daha az bir alanı kapsıyordu...”

Read more...
 

 


DOĞA, KAPİTALİZM VE SOSYALİZM

 

Aykut ÇAPÇAK

Kapitalist toplumlarda iki temel sömürü biçimi, emeğin ve doğanın sömürüsüdür. Üretilen bir değerin kaynağında doğa ve emek bulunur. İnsan, varlığını sürdürmek, kendini yeniden üretmek için doğanın verili öğeleri üzerinde çalışırken, doğayı da yeniden üretir. Kapitalizmde sermayedar, emeğin doğa üzerideki etkinliğinin sonucu olarak ortaya çıkan değeri, kendine mâl ederek bir sömürü düzeni kurar. İnsan emeğinin ve doğanın ortak yapımı olan ürünler üzerinde özel mülkiyet kurulur.  Doğa ve emek üzerindeki iki düzeyli bu sömürü düzeni, kolektif üretim sürecinde emek etkinliğini gerçekleştiren insanı, emeğinin ürününe, kendisine, topluma ve doğaya yabancılaştırır. İnsanın, sanki doğadan ayrı, doğanın dışında bir varlıkmış gibi kavranmasının altında, yabancılaşmış emeğin etkisinin izleri sürülebilir.

Devamını oku